<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-6378791332022285318</id><updated>2011-11-27T17:21:03.656-08:00</updated><category term='Tarih'/><category term='Ekonomi'/><category term='Sosyoloji'/><category term='Kitap Özetleri'/><category term='Türkçe'/><category term='Fen Bilimleri'/><title type='text'>Ödevler, Kitap Özetleri</title><subtitle type='html'></subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://kitap-odev.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6378791332022285318/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kitap-odev.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>NUH</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15152903254754851653</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>19</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6378791332022285318.post-4213629437317876024</id><published>2008-02-21T21:49:00.000-08:00</published><updated>2008-02-21T21:52:29.893-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kitap Özetleri'/><title type='text'>Can DÜNDAR, Sarı Zeybek</title><content type='html'>KİTABIN ADI: Sarı Zeybek&lt;br /&gt;KİTABIN YAZARI: Can DÜNDAR&lt;br /&gt;BASIM TARİHİ: Ekim 1994&lt;br /&gt;YAYINEVİ VE ADRESİ: Doğan Yayın Holding A.Ş. Güneşli / İSTANBUL&lt;br /&gt;KİTABIN YAYIM MAKSADI: Atatürk’ün Ölümüne Kadarki Son 300 Gününü İnceleyerek, Atatürk ’Ün Her Zaman Var Olmuş Fakat Pek İşlenmemiş Olan İnsancıl Yönlerini Anlatmak, Atatürk’ü Sevdirmek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KİTABIN ÖZETİ :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitap, Atatürk’ün hastalığının ilk belirtisinin görüldüğü 11 Kasım 1923 tarihiyle başlıyor. Atatürk Cumhuriyeti kuralı onüç gün olmuştu ve Çankaya’da eşiyle birlikte öğle yemeğindelerken eli birden kalbine gitmiş ve şiddetli bir sancıyla kıvranmıştı. Yirmi dakika kadar süren bu sancı Atatürk’e epey sıkıntılı anlar yaşatmıştı. Aynı sancı iki gün sonra tekrarlamış ve doktorların ilk muayenesinden, kalbinin çok çalışmaktan yorgun düştüğü teşhisi koyulmuştu. Atatürk’ün kalbinin dinlenmesi için istirahat etmesi ve perhiz gerekiyordu. Sigara azaltılmalıydı. Fakat yakın çevresi dahil Atatürk’e bunları yaptırmak kolay değildi. Sonunda Atatürk’e hakim &lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;olunamayacağı anlaşılınca, İzmir seyahati önerildi. Atatürk İzmir’de 50 günlük bir istirahat sonunda, Ankara’ya dinlenmiş olarak geri döndü ve hemen işe koyuldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atlatıldı sanılan bu ilk kriz, yazara göre Atatürk’ün ölümle ilk randevusu idi. İkinci kriz, 3,5 yıl sonra 22 Mayıs 1927 tarihinde Atatürk’ü gece, yatağında yakaladı. Şikayet gene aynıydı : Sol kolunda ve göğsünde şiddetli bir ağrı vardı. Teşhis aynıydı: Yorgunluk, fakat bu kez hükümet olaya el koydu. Berlin’den doktor getirtildi. Doktorlar Atatürk’ün çokDaha fazla... sigara içmekten dolayı göğüs anjini geçirmiş olduğuna karar verdi. Tedavisi de aynıydı. Fakat Atatürk’e bunları yaptırmak hemen hemen imkansızdı. O kendinin hasta olduğuna inanmıyordu. Gerçekte de teşhis doğru değildi. Çünkü hasta olan kalbi değil, karaciğeriydi. Atatürk bitmek tükenmek bilmeyen bir enerjiyle ve çok çalışıyordu. Ayrıca sigara içkiyi de çok kullanıyordu. Dinlenmeye ise hiç zaman ayıramıyordu. Atatürk, bir gün Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak’a neden içtiğini şöyle açıklamıştı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İçiyorum, çünkü: Bu vücut artık bu kafayı taşımıyor. Kafam vücudumun çok önünde gidiyor. Beynimi huzura kavuşturmak, biraz dinlendirmek için içiyorum.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak, burada da dinlenmek pek mümkün olmuyordu. Çünkü Atatürk’ün sofrası, sadece yemek yenen içki içilen bir yer değildi. Burası, bir “Bilgeler Meclisi” ya da bir “Danışma Kurulu” ydu. Ülkenin her meselesi orada gündeme gelir, Atatürk orada devlet adamları ve düşünce adamlarıyla sabahlara dek süren tartışmalar yapardı. Bu çalışmalar sabahın ilk ışıklarıyla son bulurdu. Atatürk, konuklarını uğurladıktan sonra çoğu zaman yüzünü yıkar, tıraş olur ve yeni güne başlardı. Fakat, Atatürk 1936’dan itibaren yorulmaya başlamıştı. Çalışma arkadaşları, masadaki devin mavi gözlerinde yanan ışıkların sönmeye yüz tuttuğunu fark ettiler. Artık öğleden sonra uyanıyor, küçük gezintiler yapıyor ve çabuk yoruluyordu. Çehresi müthiş değişmiş, benzi solmuş, hatları keskinleşmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk kriz bir Kasım günü gelmişti. İlk ateş de bir Kasım günü geldi. Tıpkı son sancının bir Kasım sabahı geleceği gibi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;21 Kasım 1937 sabahı, Atatürk şiddetli bir titremeyle uyandı. Zatürre kapıdaydı. Ateşi 39’u vurmuştu. Göğsünün sağ tarafında bir ağrı vardı. Ciğeri kan toplamıştı. Doktorlar bu kez işin çok ciddi olduğunu anlatıp, kesin perhiz istediler. Atatürk izleyen beş günde dinlendi, perhize uydu ve hızla iyileşti ve yeniden hiçbir şey olmamış gibi işe koyuldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1938 başında hastalık iyiden iyiye “geliyorum” demeye başladı. Uzun süredir hissedilen halsizlik ve iştahsızlığa şimdi iki yeni illet eklenmişti: Burun kanaması ve kaşıntı. Sol bacağının kasık bölgesiyle diz kapağı arasında müthiş bir kaşıntı başlamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atatürk sözde devamlı doktor kontrolü altındaydı. Ama şikayetlerine karşı devamlı anlık tedaviler uygulanıyordu. Doktorlar iştahsızlığına iştah açıcı meze tavsiye ediyor, burun kanamalarına da tamponla çare bulmaya çalışıyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaşıntının da sebebi bulunmuştu: Kırmızı karıncalar. Atatürk, hemen kaplıca tedavisi için, gerçek teşhisle yüzleşeceği Yalova’daki kaplıcaya gönderildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atatürk, derdini bir kez de kaplıca müdürü Doktor Belger’e anlattı. İşte gerçek hüküm anı gelmişti. Dr. Belger, karaciğerden kuşkulandı ve büyümeyi fark etti. Karaciğer kaburga altını 3 parmak kadar aşmış ve sertleşmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karaciğerdeki büyüme “Siroz başlangıcı”nın işaretiydi ve bu teşhiste en az bir yıl gecikilmişti. Tarih: 22 Ocak 1938.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şubat sonlarında, Atatürk’ün hastalığının vehameti hükümete iletildi. Başvekil Celal Bayar, Atatürk’ün muayene ve tedavisi için Almanya’dan ve Fransa’dan doktor getirtmek istediklerini Atatürk’e söyledi. Fakat Atatürk yabancı doktorları istemedi. Atatürk’e göre, ortada Hatay meselesi vardı ve hastalığının hariçte duyulması hiç de iyi olmazdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nihayet, Türk hekimleri 6 Mart 1938 günü Atatürk’ü muayene ettiler, uzun uzun tedavi üzerine konuştular. Hastalığın sonunda mutlaka “ölüm” olduğunu hepsi biliyordu. Yapılacak tek şey, bu feci akıbeti geciktirmekten ibaretti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün bu bilgiler Atatürk’e iletildi. Atatürk’e içkiyi bırakması gerektiği bildirildi. Atatürk, her ne kadar doktorların, hastalığını içkiye bağlamalarına inanmasa da, o günden ölünceye kadar yani 9 ay süreyle ağzına içki koymadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atatürk’ün sağlığı üzerine üretilen dedikodular iyice artmıştı. Avrupa gazetelerinde Ata’nın sağlığına ilişkin karamsar haberler çıkıyordu. Fransızlar, Hatay meselesinin bizzat içinde olduklarından, Atatürk’ün sağlık durumunu merak ediyorlardı. Gazetelerde Atatürk’ün ağır hasta olduğu yazılıyordu. Anadolu ajansı her ne kadar bunları tekzip etse de böyle haberlerin tek bir tekzip şekli olurdu: Atatürk’ün ortaya çıkması.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunu Atatürk’ te biliyordu. Hem milletine söz vermişti. Hatay’ı geri alacaktı. 19 Mayıs onun doğum günüydü. Ankara’daki kutlamalardan sonra Mersin’e hareket etti. Dünyaya yaşadığını ve gücünü gösterecekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bu tam bir çılgınlıktı. Üç ay boyunca her günün 23 saatini yatarak geçirmesi gereken bir adam, Mayıs sıcağının kavurduğu Mersin’e gidiyordu. Hatay sorunu böylesine gündemdeyken, ülkesinin ona ihtiyacı varken nasıl yatıp dinlenebilirdi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve Mersin seyahati, bu yüzden O’nun için “son darbe” oldu. Yabancı basındaki hastalık haberleri kesilmişti. Kısa bir süre sonra Fransız ve İngilizler Hatay konusunda tüm koşullarımızı kabul ettiklerini bildirdiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beklenen sonuç alınmıştı. Ama bu güç gösterisi Atatürk’ün canına mal olacaktı. Karaciğerinde büyüyen hastalık ikinci ve şifasız devresine girerken, Atatürk 1 Haziran 1938’de Savanorasına, sadece 55 gün kullanabileceği yüzer sarayına kavuşuyordu. Atatürk hala hastalığını ciddiye almıyor ve çok çalışıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonunda, Savanora’da fazla kalamayacağı anlaşıldı ve 25 Temmuz günü Dolmabahçe Sarayına taşındı. Hastalığı üçüncü ve son aşamasına böylece girmiş oluyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atatürk’ün karnı iyice şişmişti. Doktorlar bu suyun alınması gerektiğine karar verdiler. Operasyon başarı ile tamamlanmıştı ve Atatürk’ün karnından tam 12 litre su çıkartılmıştı.O geceden itibaren doktorlar, Atatürk’ün devamlı istirahat etmesi gerektiğini belirterek, ziyaretleri yasakladılar. Çok zorunlu haller dışında hastanın yanına kimse alınmayacak, fazla konuşturulmayacaktı.Bu tavsiyelere harfiyen uyulması için de en yakınındaki 5 kişi o geceden itibaren yan odada nöbet tutmaya başladılar. Bu nöbetler, 10 Kasım’a dek aralıksız devam etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ekim’e girilirken Atatürk derin uykular uyuyor, sabahları bitkin uyanıyordu. Geceleri inlemeye ve sayıklamaya başlamıştı. Atatürk’ün sıhhi durumu iyice kötüleşmişti. Nihayet ilk ağır koma 16 Ekim Pazar günü geldi. Durumu bir bildiriyle halka anlatıldı. Ülke ayağa kalkmıştı. Ülkenin üstüne adeta ölü toprağı serpilmiş gibiydi. Türkiye nefesini tutmuş, Atası için dua ediyordu. Korkulan olmadı. Atatürk ölümü yenmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nihayet 29 Ekim gelmişti. Cumhuriyet 15. Yaş gününü kutluyordu. Atatürk ise Saray’da yatağında “Ah Ankara... Ah Ankara’ya gidemedik” diye yakınıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atatürk 29 Ekim’den 7 Kasım’a kadar ki 10 günü yarı uyur, yarı uyanık halde geçirdi. Genellikle kendinde değildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;7 Kasım sabahı arkaüstü yatarken tükürmeye başladı. Tükürüğünde kan vardı. Atatürk karnındaki suyun çekilmesini istedi. Doktorlar, onun son buyruğunu yerine getirdiler. Rahatlamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;8 Kasım’a girilirken kendini bilmiyordu. Saat 19.00’da ikinci ağır komaya girdi. Gece Anadolu Ajansı durumun ciddiyetini bildiriyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık bütün ülke, Ata’sının son saatlerini yaşadığını biliyordu. Ama ağlamaktan ve dua etmekten başka kimsenin elinden bir şey gelmiyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;9 Kasım Çarşamba sabahı, Atatürk’te adale kasılmalarıyla istem dışı hareketler ve inlemeler görüldü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akşama doğru Atatürk yeni bir komaya girmişti. Nefes borusundan hırıltılar işitilmeye başlandı. Baş ucundaki doktorlar müşahade defterine “Agani” diye not düştüler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Agani: Can çekişme demekti. Resmi Tebliği: 9 Kasım – Saat 24.00, saat 20.00’den itibaren dalgınlık artmıştır. Umumi ahval vahamete doğru seyretmektedir. 10 Kasım sabahı Ulu Önderin, boğazındaki hırıltılar azalmıştı. Saat 09.00 olduğunda göğsü hızla inip çıkmaya başladı. Dünyadaki son 5 dakikasına gözleri kapalı giriyordu.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6378791332022285318-4213629437317876024?l=kitap-odev.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kitap-odev.blogspot.com/feeds/4213629437317876024/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6378791332022285318&amp;postID=4213629437317876024' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6378791332022285318/posts/default/4213629437317876024'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6378791332022285318/posts/default/4213629437317876024'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kitap-odev.blogspot.com/2008/02/can-dndar-sar-zeybek.html' title='Can DÜNDAR, Sarı Zeybek'/><author><name>murnes</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13562402893564206103</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6378791332022285318.post-1811655259829874768</id><published>2008-02-21T21:48:00.001-08:00</published><updated>2008-02-21T21:51:27.249-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kitap Özetleri'/><title type='text'>Harro Von SENGER,, Savaş Hileleri-Strategemler</title><content type='html'>KİTABIN ADI: Savaş Hileleri-Strategemler&lt;br /&gt;KİTABIN YAZARI: Harro Von SENGER&lt;br /&gt;ÇEVİREN: Metin ÖZBALTA&lt;br /&gt;BASIM TARİHİ: 1995&lt;br /&gt;YAYINEVİ VE ADRESİ: Anahtar Kitaplar Cağaloğlu / İSTANBUL&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KİTABIN ÖZETİ :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Strategem (savaş hilesi, Çince ji) sözcüğü, Çince’de en eski askerlik kuramı metninde, Sun Tzu’nun “Savaş Sanatı” isimli incelemesinde geçer. Sözcük bu incelemenin ilk bölümünün başlığında yer almaktadır. Bu bölümde savaş sanatı, yanıltma, aldatma sanatı olarak tanımlanır. Sun Tzu için düşman karşısında askeri yoldan elde edilen zafer, savaş sanatı açısından yapılan değerlendirmede ancak üçüncü sırada yer alır. O, ikinci sıraya diplomatik araçlara başvurularak kazanılan zaferi koyar. Fakat ilk sırayı strategem yoluyla kazanılan zafer alır. Ünlü Prusyalı general, savaş kuramcısı ve stratejist Clausewitz’de “Savaş Üzerine” adlı kitabında bu konuyu savunmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Strategem, dar anlamda hile veya aniden tasarlanmış bir eylemden planlı olarak &lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;düşünülmüş bir eyleme kadar, geniş bir anlam yelpazesine sahiptir. Şu durumlar için söz konusudur:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçinden çıkılması zor görünen, doğrudan bir çıkış yolu bulunamayan durumlar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karşıdaki kişi tarafından görülmeyen, farkına varılmayan durumlar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gizli olarak sahneye konulmuş ve bu nedenle çoğu kez tiyatro etkisi yapan, fakat karşıdaki kişinin gerçekmiş gibi etkilendiği durumlar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sözcüğün en geniş anlamıyla “aldatma” gerektiren durumlarDaha fazla...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uygulayanın amacı bakımından “iyi” görünmekle birlikte karşı taraf için “kötü” olması gerekmeyen ve hatta onun için bile “iyi” sayılabilecek durumlar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Strategemlerin çeşitli kategorileri vardır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğruyu tam göstermemek, başka şekilde göstermek, kamufle etmek&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karşı tarafta aldatıcı umutlar uyandırmak, yanlışı doğruymuş gibi göstermek, görünüşe aldanmayı sağlamak, kandırmak&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ganimete konmak&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnisiyatif kazanmak, inisiyatifi elde tutmak&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Baştan çıkarmak, yanlış yönlendirmek&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaçmak, gözden kaybolmak&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eski bir Çin atasözü şöyle der: “Savaşta hiçbir hileyi hor görme.” Bu nedenle strategemler kuramı, askerlik kuramının önemli bir bölümüdür. Savaşan bir komutan inisiyatifi kendi eline geçirmek isterse, düşmanını sürprizlerle mat etmeye yönelmek, yani düşmanın durumunu gözeterek uygulanabilir strategemler düşünmek zorundadır. Bu onu, kötü bir durumu iyi bir duruma dönüştürmek ve az sayıda bir kuvvetle düşmanın üstün gücüne karşı zafer kazanmak üzere harekete geçirir. Öyle ki, böyle bir strategemle o komutan, düşmanı askeri güç kullanmaksızın bile dize getirebilir. Askeri strategem sanatının temelinde yatan ilkeler, en yüksek ölçüde doğadan çıktıklarından, askeri strateji ve taktiğin genel ilkeleri olarak büyük bir yaşama gücüne sahiptirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;STRATEGEM 1: İMPARATORU YANILTMAK VE DENİZİ AŞMAK&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ÖZÜ: Amacı gizlemek, rotayı saptırmak. Takiyye strategemi..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;YORUM: “Demek ki herkesin gözü önünde açıkça olup bitenler, sadece ve çoğu kez derinde yatan bir gizi örterler.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;STRATEGEM 2 : ZHAO’YU KURTARMAK İÇİN WEİ’Yİ KUŞATMAK&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ÖZÜ: Düşmanın aşikar zaferini, onun korumasız, zayıf yerlerinden birini tehdit ederek yenilgiye dönüştürmek. Boşluk bulma strategemi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;YORUM: “Savaş suya benzer. Hiçbir belirli biçimi yoktur. Taktiğini düşmanın durumuna göre uygulayan ve zafere ulaşan kişi, tanrılara layık bir iş yapmış sayılabilir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;STRATEGEM 3 : BAŞKASININ HANÇERİYLE ÖLDÜRMEK&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ÖZÜ: Bir düşmanı bir yabancı el aracılığıyla saf dışı bırakmak. Kendini tehlikeye atmadan birini dolaylı yönden rahatsız etmek. Vekil kullanma strategemi. Kendi yerine birini işe koşma strategemi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;YORUM: “Kendi gücün sınırlı ise düşmanın gücünü ödünç almalısın. Düşmana zarar veremiyorsan, onu kendi hançeriyle vurmayı denemelisin. Hicbir generalin yoksa, düşmanın generalini ödünç al. Hiçbir şey yapamıyorsan, hareketsiz kal. Hiçbir çıkış yolun yoksa, düşman eliyle amacına ulaş.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;STRATEGEM 4 : YORGUN DÜŞMANI SUKUNETLE BEKLEMEK&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ÖZÜ: Yorgun (bitap) düşürme strategemi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;YORUM: “Güçlü düşmanı yorgun düşürerek zayıflatmak gerekir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;STRATEGEM 5 : HIRSIZLIK YAPMAK İÇİN YANGINDAN YARARLANMAK&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;9 öyküyle açıklanmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ÖZÜ: Bir mahrumiyetten, bir güçlükten, bir krizden yarar sağlamak. Kaosa düşmüş düşmana saldırmak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;YORUM: “Sadece tarlasını işleyen, eğitimi ve okumayı yararsız sayan köylüler büyük zararlara uğrarlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;STRATEGEM 6 : DOĞUDA GÜRÜLTÜ ETMEK, BATIDA SALDIRMAK&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ÖZÜ: Saldırıyı doğudan yapacağını duyurmak, fakat bunu batıda yapmak. Saldırının gerçek istikametini gizlemek amacıyla, bir başka istikamette manevra yapmak. Sözde saldırı strategemi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;YORUM: “Doğu’ da(n) gürültü çıkart; Batı’ da(n) saldır.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;STRATEGEM 7 : BİR HİÇTEN BİR ŞEY YARATMAK&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ÖZÜ: a Bir sahte tehlikeyi öylesine sahnelemeli ki, rakibin (düşmanın) dikkati, ardından gelmekte olan gerçek tehlikeyi sahte tehlike sayacak şekilde çelinmiş ve rakip (düşman) herhangi bir savunma önlemi almadan kurban durumuna düşürülmüş olsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;b Bir sahte senaryoyla düşmanın gerçeği başka türlü algılamasını sağlamak ve bu suretle avantaj elde etmek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;c Uydurma haber yaymak; düzmece bir şeyi gerçekmiş gibi göstermek; ortalığa söylentiler yaymak; tezvirat ve yalan kampanyası açmak; karalama taktiği gütmek; bir sivrisinekten fil yapmak; abartma manevrası.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;YORUM: “Yuvarlanan bir top, deliğe düşerse, yuvarlanması sona erer; oysa akıllı bir adamın yaydığı bir söylenti yoluna devam eder.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;STRATEGEM 8 : GÖRÜNÜŞTE ASMA KÖPRÜYÜ ONARMAK, FAKAT GİZLİCE CHENCANG’A YÜRÜMEK&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ÖZÜ: a Yürüyüş yönünü kamufle etme strategemi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;b Asıl amacı sıradan bir eylemin ardına gizlemek; normal, alışılmış, teamüle uygun bir eylemin arkasına, tam aksi bir eylemi gizlemek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;YORUM: “Düşmanın saldırısını etkisiz kılacak olan şey, olağan ile olağandışını birleştirmektir. Genel olarak savaş sırasında olağan olandan bir yan katkı olarak yararlanılır. Fakat zafere, anormal olandan yararlanılarak ulaşılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;STRATEGEM 9 : KARŞI KIYIDA YANAN ATEŞİ GÖZLEMEK&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ÖZÜ: Düşmanın içine düştüğü krizi, güç durumu, görünüşte ilgisizce izlemek. Bilinçli olarak görmezden gelme: Eğilimler kendi çıkarına gelişinceye kadar, bir yardıma, etkin bir müdahaleye veya acil bir eyleme başvurmamak. Daha sonra eyleme geçmek ve meyveleri toplamak. Durumu, sonucunu bekleyerek kollama, oyalama strategemi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;YORUM: “Görünüşte hiçbir şey yapmamak, bir şey yapmanın en yüksek biçimidir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;STRATEGEM 10 : GÜLÜCÜK ARKASINA HANÇER SAKLAMAK&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ÖZÜ: Kötü niyetle dostluk gösterme. Güzel sözlerle niyeti gizleme (örtme). Sözle göz bağlama (uyutma) strategemi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;YORUM: “Diplomasinin gülücükleri; bu gülücükler arkasında bir hançer gizlidir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;STRATEGEM 11 : ŞEFTALİ AĞACI YERİNE KURUYAN ERİK AĞACI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ÖZÜ: a Bir aldatıcı manevra yardımıyla, başkasını kurtarmak için kendini kurban etmek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;b Bir aldatıcı manevra yardımıyla, kendini kurtarmak için başkasını kurban etmek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;c Bir aldatıcı manevra yardımıyla, üçüncü bir kişiyi kurtarmak için birini kurban etmek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;d Çok değerli bir şeyi elde etmek için küçük bir kurban vermek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;YORUM: Bir çok suçlu, kendini geri planda saklayıp başkalarını kullanır. Bunlar karanlıkta ipleri ellerinde tutarlar ve işlerin iyi gitmediği durumlarda, kullandıkları kişileri ölümle baş başa bırakırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;STRATEGEM 12 : KOYUNU HAFİF ELLE ALIP GÖTÜRME&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ÖZÜ: Bir avantaj sağlayacak bir şansı değerlendirmek üzere, psikolojik olarak her zaman ve her yönden hazırlıklı olmak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;YORUM: “Küçük, üzerinde durmaya değmez görünen bir avantaj bile göz ardı edilmemelidir. Çünkü küçük damlalar birikip okyanus olur.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;STRATEGEM 13 : YILANI ÜRKÜTMEK İÇİN ÇAYIRA VURMAK&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ÖZÜ: Ağız yoklamak. Dolaylı yoldan uyarmak, yıldırmak. Gözdağı verme strategemi. Kışkırtma strategemi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;YORUM: “Kişilerin eğilimlerini anlamak için önce onları yoklayın.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;STRATEGEM 14 : RUHUN GERİ DÖNMESİ İÇİN BİR CESET ÖDÜNÇ ALMAK&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ÖZÜ: a Tamamen geçmişe ait bir şeyi yeni bir amaçla yeniden yaşama sokmak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;b Gerçekte yeni olan bir şeyi, eski ve değerli bir şeymiş gibi kutsamak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;c Kendi özel güç alanını oluşturmak için başkasının gücünden yararlanmak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;YORUM: “Sürekli zafer kazanmak mümkün değildir. Ancak yararlanılabilir haldeki tüm şansları, insiyatifi ele geçirmek ve yenilgiyi zafere dönüştürmek için kullanmaya çalışmak gerekir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;STRATEGEM 15 :DAĞDAKİ KAPLANI DÜZLÜĞE ÇEKMEK&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ÖZÜ: Kaplanı, en önemli desteğinden, kendisini koruyan şeylerden mahrum kılarak zayıf düşürmek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;YORUM: “Düşmanın üstüne doğruca gitmek tehlikelidir; düşmanın gelmesini sağlamak fayda getirir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;STRATEGEM 16 : BİR ŞEYİ YAKALAMAK İSTİYORSAN, ÖNCE ONU SERBEST BIRAKMALISIN&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ÖZÜ: Kedi-fare strategemi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;YORUM: “Zamanı gelmediği sürece hiç kaygıya kapılmamalı ve özel bir çabayla geleceği belirlemeye kalkışmamalı.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;STRATEGEM 17 : BİR YEŞİM ELDE ETMEK İÇİN BİR TUĞLA FIRLATMAK&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ÖZÜ: Ver-al strategemi. Yem-balık strategemi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;YORUM: “ Her armağan dostluğu pekiştirir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;STRATEGEM 18 : BİR HAYDUT ÇETESİNİ ZARARSIZ HALE GETİRMEK İÇİN, ÖNCE ELEBAŞISINI YAKALAMAK GEREKİR.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ÖZÜ: Düşmanı, seçkinlerini zararsız hale getirerek bertaraf etmek. Elebaşını vurma strategemi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;YORUM: “Düğüm, ipin ucunu bularak çözülür.“&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6378791332022285318-1811655259829874768?l=kitap-odev.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kitap-odev.blogspot.com/feeds/1811655259829874768/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6378791332022285318&amp;postID=1811655259829874768' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6378791332022285318/posts/default/1811655259829874768'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6378791332022285318/posts/default/1811655259829874768'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kitap-odev.blogspot.com/2008/02/harro-von-senger-sava-hileleri.html' title='Harro Von SENGER,, Savaş Hileleri-Strategemler'/><author><name>murnes</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13562402893564206103</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6378791332022285318.post-5752845323994486112</id><published>2008-02-21T21:47:00.001-08:00</published><updated>2008-02-21T21:51:09.923-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kitap Özetleri'/><title type='text'>Em.Kur.Yarbay Köprülülü Şerif, Sarıkamış</title><content type='html'>KİTABIN ADI: Sarıkamış&lt;br /&gt;KİTABIN YAZARI: Em.Kur.Yarbay Köprülülü Şerif (İlden)&lt;br /&gt;BASIM TARİHİ: ARALIK 1998&lt;br /&gt;KİTABIN YAYIM MAKSADI: Geçmişte Yapılan Hatalardan İbret Alınması&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KİTABIN ÖZETİ :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SARIKAMIŞ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Enver Paşa’nın Sarıkamış Harekatını tarih kitapları bir trajedi olarak nitelendirir. Gerçekten de doksan bin insanımızın boşu boşuna ölüp gittiği bu harekat bir trajedidir. Allahüekber dağlarında donarak ölen askerlerimizin iskeletlerinin uzaktan çalı çırpı gibi göründüğünü o dönemde yaşamış olan insanlarda tanık olmuşlardır. Bu görüntüyü rahmetli Orgeneral Refik TULGA 1963’te 3 ncü Ordu Komutanı iken değiştirmiş toplattığı kemikleri toplu bir mezara gömdürerek oraya bir anıt diktirmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sarıkamış kuşatma manevrası,3 ncü Ordu’nun bu manevradan önceki bir bucuk aylık süre&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt; içerisinde Rusları torağımızdan söküp atamaması yüzünden çıktı. İlk fikri İstanbul verdi. 3 ncü Ordu komutanlığı üstü kapalı bir emir sayılabilecek bu fikri kabul etti ve yerine getirilmesi konusundaki görüşlerini Başkomutan vekaletine arz etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bundan dolayı,kuşatma manevrası kararına 3 ncü Ordu Komutanı Hasan İzzet Paşa Hazretleri’nin tümüyle karşı çıktığı ve o nedenle görevini bırakmaya zorlandığı hakkındaki kanı Daha fazla...yanlış olsa gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kuşatma manevrası Köprüköy Savaşı’nın yapılması için 3 ncü Ordu Komutanlığı’nın elindeki kuvvetleri tümüyle kullanmadığından kaynaklanan hatanın zorunlu bir sonucuydu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Buradan o dağlara baktığımızda,üzerine kar düşmüş çalılıklar görürdük. O çalılıkların kurda kuşa yem olmuş askerlerimizin kemikleri olduğunu oraya gidince anladık. “ Vaktiyle Sarıkamışlı bir ihtiyarın söylediği bu sözler,tarihimizde Sarıkamış Harekatı olarak bilinen facianın boyutlarını özlü bir biçimde yansıtıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tam doksan bin insanımızın ölümüyle sonuçlanan I nci dünya Savaşı’nda yaşanmış Sarıkamış olayını Falih Rıfkı’nın şu sözleri çok iyi özetliyor ;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“.... Bugün,o hataların yıktığı memleketin harap ve türab enkazı üstünde,bize biraz hürriyet kazandırmak ve yalnız Anadolu ile İstanbul’u ve Edirne’yi kurtarmak için çarpışan Mustafa Kemal Paşa,Doğu Anadolu harap olmamış olsaydı ve eğer yalnız kumandan hatası yüzünden ölüp giden Türkler sağ olsaydılar bugün Yunanlıları denize dökmüş olacaktı. Şimdi Mustafa Kemal Paşa,Hafız Hakkı’nın muhterem mezarı ile arkadaşı Enver Paşa’nın ara sıra Doğu Anadolu harabeleri arkasından beliren hayaletine karşı yumruklarımı sıkıp sorsa ve dese ki:” Dostlar siz ne yaptınız? Türklerin yaşamak ve ölmek için vatana lazım oldukları gün bugündü Doğu Anadolu’yu aradık taradık,o enkaz arasında bir insan ve bir iskelet çıkıyor. Bu kemik olan kahramanlar,bugün hürriyet ve namus için dövüşeceklerdi. Şu hürriyet ve namus mücadelesinde birisinin bile ölmesine güç razı olduğumuz o Ordularca Türk’e nasıl kıydınız?&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6378791332022285318-5752845323994486112?l=kitap-odev.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kitap-odev.blogspot.com/feeds/5752845323994486112/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6378791332022285318&amp;postID=5752845323994486112' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6378791332022285318/posts/default/5752845323994486112'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6378791332022285318/posts/default/5752845323994486112'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kitap-odev.blogspot.com/2008/02/emkuryarbay-kprll-erif-sarkam.html' title='Em.Kur.Yarbay Köprülülü Şerif, Sarıkamış'/><author><name>murnes</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13562402893564206103</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6378791332022285318.post-7363067056287733594</id><published>2008-02-21T21:47:00.000-08:00</published><updated>2008-02-21T21:50:57.396-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kitap Özetleri'/><title type='text'>SUN - TZU, Savaş Sanatı</title><content type='html'>KİTABIN ADI: Savaş Sanatı&lt;br /&gt;KİTABIN YAZARI: SUN - TZU&lt;br /&gt;ÇEVİRE: Sibel ÖZBUDUN, Zeynep ATAMAN&lt;br /&gt;BASIM TARİHİ: Şubat 1992&lt;br /&gt;YAYINEVİ VE ADRESİ: Anahtar Kitaplar Yayınevi Cağaloğlu / İSTANBUL&lt;br /&gt;KİTABIN YAYIM MAKSADI: Savaş Sanatını Öğretmek&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KİTABIN ÖZETİ :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. SAVAŞ SANATI YAPISI VE İÇERİĞİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Savaş Sanatı’nın ilk bölümü stratejinin önemine ayrılmıştır. Klasik I Ching’ de söylendiği gibi,“Önderler sorunları düşünüp onların önüne geçerler.” Askeri harekatlar bakımından Savaş Sanatı her türlü eğilime girişmeden önce değerlendirilmesi gereken beş noktaya dikkat çeker: Yol, hava koşulları, arazi, askeri önderlik ve disiplin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Savaş Sanatı’nın ikinci bölümü, savaşın, hatta başka ülkelerde girişilen savaşın &lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;içerideki sonuçlarını tartışmaktadır. Harekatları, hele anayurttan uzak girişilenleri uzatmama konusunda şiddetli uyarılarla sürat ve etkinlik vurgulanmaktadır. Enerji ve maddi kaynakların idareli kullanılmasına büyük önem verilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuşatmanın planlanması üzerine olan üçüncü bölüm de tasarrufun önemine değinmektedir; genel hedef, gerek toplumsal, gerekse maddi kaynakları olabildiğince az tüketerek, yoluna çıkan herkesi ve her şeyi yok etmeksizin zafere ulaşmaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Savaş Sanatı’nın dördüncü bölümü strateji ve savaşın en önemli konularından biri olan saflaşma üzerindedir. Karekteristik bir Taocu tutumla Sun Tzu zaferin anahtarının uyarlanabilirlik ve çözülmezlik olduğunu vurgular.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Savaş sanatının beşinci bölümünün konusu kuvvet ya da momentum, eylem halindeki grubun dinamik yapısıdır. Sun Usta burada örgütsel becerileri, eşgüdümü savaşın konvansiyonel ve gerilla yöntemlerini vurgular. Sonsuz taktik çeşitlemelerine baş vurarak değişim ve şaşırtmacaların altını çizer, çıkmazlara sürüklenmek üzere düşmanların psikolojik koşullarından yararlanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Altıncı bölüm, savaş sanatlarına yaygınca uyarlanan temel Tao’cu kavramlardan olduğu daha öncede belirtilen “boşluk ve doluluk” konusunu ele alır. Burada esas fikir, bir yandan enerji ile dolu olup öte yandan da, Sun Usta’nın dediği gibi kendini yenilmez kılarak ancak yenilgiye açık Daha fazla...olduklarında düşmanları alt etmek amacıyla düşmanları boşaltmaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Savaş Sanatı’ nın silahlı mücadele üzerine olan yedinci bölümü somut savaş alanı düzenlemeleri ve muharebe manevraları üzerindedir ve Sun Tzu’ nun ana temalarından bir kaçını yeniden getirir gündeme.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Savaş Sanatı’nın sekizinci bölümü sanatçının sanatının köşe taşlarından biri olarak değerlendirilen uyarlanmaya ayrılmıştır. Sun Usta, ”bu nedenle arazide üstünlük sağlayabilecek mevcut uyarlamaları bilen generaller, askeri gücü nasıl kullanacaklarını da bilirler. Arazinin yapısını bildikleri halde nasıl üstünlük sağlayacaklarını bilemezlerse, bundan bir yarar elde edemezler” diyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dokuzuncu bölüm orduların sevkine ilişkindir. Sun Usta burada da savaşçı sanatının fiziksel, toplumsal, psikolojik yönünü irdeler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arazi üzerine olan onuncu bölüm taktik manevralar ve uyarlanabilirlik üzerine düşünceyi sürdürür, arazi tiplerini sayarken bunlara kendini uydurma yollarını da sıralar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Dokuz Zemin” başlığını taşıyan onbirinci bölüm, özellikle grubun araziye olan zaafı bakımından, arazinin daha ayrıntılı bir irdelenmesini oluşturmaktadır. Burada da “Dokuz Zemin”in salt fiziksel araziye değil, onun toplumsal ve daha soyut anlamlarına uygulandığı anlaşılmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sun Ustanın bu bölümde saydığı dokuz zemin şunlardır : “Uyuşmazlık zemini, hafif zemin, tartışma zemini, seferli yol, kesişme zemini, ağır zemin, kötü zemin, kuşatmalı zemin, ölüm zemini.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Savaş sanatının onikinci bölümü, yangın çıkarmaya yönelik saldırıların çeşitli biçimlerinin yanısıra takibin teknik yönlerinin ve stratejilerinin kısa bir betimlemesi ile başlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Savaş Sanatı’nın onuçüncü ve son bölümü casusluk üzerinedir ve istihbaratın asli bir önem taşıdığı strateji üzerine bir bölüme bağlanarak çemberi tamamlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. STRATEJİK DEĞERLER&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Askeri eylem ulus için önem taşır – çünkü bu var olma ya da yok olma yolu, ölümle&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kalım meydanıdır. O nedenle iyi incelemek gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bu yüzden, ölçü şu beş şey olsun, kıyaslarken bu değerleri kullanın, böylece koşulları kavrayasın. Bunlar Yol, Hava, Arazi, Önderlik ve Disiplin dir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önderlik: Zeka, güvenilirlik, insancılık, cesaret ve kararlılık işidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu halde koşulları anlayabilmek için şu değerleri kıyasla; hangi siyasi önderliğin yolu var? Hangi komutan yetenekli? Kim daha elverişli iklim ve araziye sahip? Kimin disiplini etkili? Kimin birlikleri daha güçlü? Kimin askerleri ve subayları daha iyi eğitimli? Kimin ödül-ceza sistemi daha açık? İşte bu yolla, kimin galip geleceğini anlardın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onları kuvvetli göstermek için aciz davran.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaçarak onları yor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aralarına bölücülük sok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onlara hazırlıksızken saldır-beklemedikleri anda davran.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Askerin kullanacağı düzen ve yol önceden açığa vurulmamalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3. SAVAŞMAK&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kazanır halde olsan bile savaşırken işi uzatırsan gücün körelir, keskinliğin aşınır; bir kaleyi kuşatırsan kuvvetin azalır. Ordunu uzun süre sahrada tutarsan araç gerecin yetmez olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Donanımını yurdundan erzakını düşmandan al ki hem silahın hem de tayın yeterli olsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaynaklar tükenince vergiler artar. Güç ve kaynaklar tükenince memleket kurur – insanlar paralarının yüzde yetmişini yitirirken, hükümet de parasının yüzde atmışını teçhizata yatırır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Askeri harekatta önemli olan zaferdir, inat değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4. KUŞATMAYI PLANLARKEN&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ordudan yaralanmanın genel kuralı şudur: Bir ulusu harap etmektense ona zarar getirmemek yeğdir. Bir orduyu harap etmektense ona zarar getirmemek yeğdir. Bir tümeni harap etmektense ona zarar getirmemek yeğdir. Bir alayı harap etmektense ona zarar getirmemek yeğdir. Bir birliği harap etmektense ona zarar getirmemek yeğdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Girdiği her savaşı kazananlar aslında usta değildirler – başka orduları savaşmadan çaresiz bırakanlar, işte onlar en iyisidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu nedenle usta asker planlar yapılırken saldırıya geçer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Araçlarını hazırlamak için üç ay, kuşatma planları içinde bir üç ay daha ayır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yüzden savaş sanatından anlayan kişi başkalarının gücünü savaşmadan alt eder, kentleri kuşatmadan alır başka ulusları az zamanda ele geçirir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelelim savaşma kurallarına : Senle düşmanın gücü ona birse onu kuşat; beşe birse saldır; ikiye birse böl.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eşitsen gücün varsa savaş. Sayıca az isen mümkünse uzak dur. Durumun parlak değilse mümkünse hemen kaç.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Galibi bulmanın beş yolu vardır : Ne zaman savaşıp savaşmamasını gerektiğini bilenler kazanır. Ne zaman az ya da çok asker kullanmaları gerektiğini bilenler kazanır. Askeriyle komutanı aynı şevkle hareket eden ordu kazanır. Hazırlıksıza hazırlıkla karşılık verenler kazanır. Komutanları becerikli ve sivil yöneticilere bağlı olmayan ülkeler kazanır. Galibi bulmak istiyorsan bu beşini hesap et.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Denilir ki “başkasını ve kendini bilirsen sen yüz kere savaşsan da tehlikeye düşmezsin başkasını bilmeyip kendini bilirsen bir kazanır, bir kaybedersin. Ne kendini nede başkasını bilmezsen girdiğin her savaşta tehlikedesin demektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5. SAFLAŞMA&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yenilmezlik savunmada, zayıflık saldırmadadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Savunmadan anlayanlar yerin derinliklerinde gizlenir. Hücumdan anlayanlar göğün tepesinde seyreder. Böylece ordularına bir zarar gelmeden tam zafere varırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yüzden iyi savaşçılar, zaferi cesaret edip kurnazlıkla kazanamazlar. Onların zaferleri şans eseri değildir. Zira kazanacaklarından emin oldukları yere geçerler ve çoktan yitirmiş kimseleri yenerler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İyi savaşçılar yitirmeyecekleri mevkilerde mevzilenirler ve düşmanı yenilgiye uğratacak koşulları göz ardı etmezler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yüzden galip bir ordu önce kazanır sonra savaşır, mağluplar ise önce savaşır sonra kazanmaya gayret eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Savaşın beş kuralı vardır : Ölçme, değerlendirme, hesaplama, kıyaslama ve zafer. Mevzii ölçmeyi, ölçme değerlendirmeyi, değerlendirme hesaplamayı, hesaplama kıyaslamayı, kıyaslama ise zaferi doğurur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;6. KUVVET&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Savaşta doğrudan karşı konulur ama zafer sürprizle kazanılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yüzden uygunsuz yöntemlerde ustalaşanlar yer ile gök kadar büyük nehirler kadar dinçtir. Sonra tekrar başlarlar, günler ve aylar gibi ölüp tekrar doğarlar dört mevsim gibi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akan suyun hızı kayaları yerinden oynatacak denli artmışsa bu momentum gücüdür. Şahinin hızı vurup öldürecek derecede artmışsa bu dakikliktir. Usta savaşçılarda böyledir. Güçleri hızlı, dakikleri kesindir, güçleri bir mancınığı germeye dakiklikleri ise tetiği çekmeye benzer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanları momentum gücü ile savaşa sevk etmek kütük ve kayaları yuvarlamaya benzer. Kütük ve kayalar oldukları yerde hareketsizdir. Ama eğimli bir ortamda yuvarlanıp giderler. Köşeli iseler oldukları yerde dururlar. Yuvarlak iseler yuvarlanır. Bu yüzden insanları savaşa sevk ederken momentum yuvarlak kayaları yüksek bir dağın tepesinden yuvarlamaya benzer – işte bu güçtür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;7. BOŞLUK VE DOLULUK&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Savaş alanına en önce gelip rakiplerini bekleyenler rahattırlar savaş alanına son gelenler ve savaşa hazırlıksız girenler çökerler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yüzden iyi savaşçılar düşmanı ayağına getirir, kendisi gitmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düşman kazanma olasılığına gelir, kaybetme olasılığı ile vazgeçer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Demek ki düşmanlar rahat oldukları zaman onları yormak iyi beslendikleri zaman aç bırakmak ve dinlendikleri zaman harekete geçirmek mümkündür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gidemeyecekleri yere çık, hiç ummadıkları tarafa yönel. Yüzlerce fersah yorulmadan gidebilmek için tenha bölgelerden geç.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tamamıyla ele geçirmek istiyorsan savunmasız bir yere saldır. Tamamıyla savunmak istiyorsan saldırı olmayan yeri tut.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu nedenle savaş yapmak istediğinde düşmanın derin siperlerle kuşatılmış savunma durumunda olsa bile mutlaka kurtarmaya yelteneceği yerden saldır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Savaş alanın bilinmelidir. Çünkü bilinmediği zaman düşman gözcü sayısını arttırır. Gözcü sayısı arttıkça esas düşman sayısı azalır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer savaşın yerini ve zamanını bilirsen savaşa bin fersah uzaktan katılabilirsin. Eğer yer ve zamanı bilmezsen sol kanadın sağı sağ kanadın solu ön cephen arkayı ya da arka cephen önü koruyamaz. İsterse birkaç fersahlık kısa mesafeli bir savaş olsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;8. SİLAHLI MÜCADELE&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Askeri kuvvetleri kullanırken genel kural emirleri sivil yönetimden alıp bölüklerini bir araya getirmek ve onları yan yana yerleştirmektir. Silahlı mücadele kadar zor bir şey yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üstünlük sağlamak için tüm bir orduyu seferber etmek yorucu fakat az mühimmatla yola çıkmak da noksan bir harekettir. Gece gündüz demeden durmaksızın üstünlük sağlamak için yüzlerce fersahlık yolu kat edersen komutanların elbette esir düşer. Güçlü askerler önce varır yorulanlar sonra genelde onda bir ancak varır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir yöreyi yağmalayacağın vakit askerlerini böl. Bölgeni genişletmek içinse ganimetini böl.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabah vakti enerji yoğundur, öğle enerjisi tekler, akşam enerjisi geriler, iyi savaşçı olanlar yoğun enerjiden sıkılır. Tekliyenle gerileyene saldırı. İşte bunlar enerjiye hükmedenlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sahte bir geri çekilmenin peşinden gitme, başı boş birliklere saldırma&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuşatılmış bir orduya dışarıya açılan bir yol verilmeli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;9. UYARLAMALAR&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Askeri harekatların genel kuralı askeri önderin orduları bir araya getirmek için sivil önderden emir almasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuşatılmış bölgelerde planlarını hazırla, ölümcül bölgelerde savaş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;10. ORDULARI YÖNETMEK&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne zaman düşmanlarını gözlemek için ordunu bir yerde konaklatsan dağları arkana al ve vadi kenarlarında ol.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genellikle ordular yüksek yerleri sever alçak yerleri sevmezler, ışığa değer verir, karanlıktan hoşlanmazlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ağaçlar hareketlendiğinde düşman geliyor demektir, çalıların içinde çok oyuk varsa bu seni yanlış yönlerdirmek içindir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer geceleyin yoklama yapılıyorsa korkmuşlardır demektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düşmanlarını hafife alan ve tek başına bildiğini okuyan birisi kaçınılmaz olarak diğerlerine esir düşer&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;11. ARAZİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki taraf içinde ilerlemek zararına ise buna geçit vermez arazi denir. Böyle bir arazide rakibin sana avantaj verse bile ona kapılmaz geri çekilirsin. Düşmanın yarısını beri çeker daha sonra saldırırsın. Bu senin için avantajlıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dar arazide önce oraya sen varırsan düşmanını beklemek için araziyi doldurmalısın. Önce düşman gelirse ve dar yerleri doldurursa onu izleme, eğer doldurmazsa izle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geniş arazide iki tarafın hareket gücü eşitlenir, meydan okuma güçleşir. Bu durum savaşmak için zararlıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bebeklere baktığın gibi askerlerine de bak. Seninle en derin vadilere bile istekle gideceklerdir. Onlara çocukların gibi bak, senin için seve seve öleceklerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;12. DOKUZ ZEMİN&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Askeri harekatlar kuralına göre dokuz çeşit zemin vardır, Yöresel çıkarların kendi içlerinde ve kendi bölgelerinde çatıştığı yerlere “uyuşmazlık zemini” denir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karşındakinin arazisine girip fazla ilerlemezsen buna “hafif zemin” denir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sahip olursan sana, rakiplerin sahip olursa onlara , üstünlük sağlayacak araziye “paylaşmazlık zemini” denir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Senin ve karşındakilerinin gidip gelebildikleri araziye “seferli zemin” denir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düşman tarafından üç yandan çevrili olan ve ilk sahip olana orada yaşayan insanlara ulaşma imkanı tanıyan araziye “kesişen zemin” denir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düşman topraklarının içlerine kadar girdiğinde bir çok kasaba ve şehirden geçtiğinde buna “ağır zaman” denir&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dağ ormanlarının, dik geçitlerin bataklıkların yada yolculuk etmesi güç yolların içinden geçtiğinde buna “kötü zemin” denir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Giriş yolu dar çıkış yolu dolambaçlı olduğunda ordun kalabalık olsa bile az sayıdaki düşman seni vurabilir. Buna “kuşatılmış zemin” denir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hızlı savaşırsan kurtulur savaşmazsan yok olur, buna “ölüm zemini” denir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;13. YANGIN ÇIKARTMA&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beş çeşit yangın vardır: İnsanları yakmak, erzakları yakmak, araç gereçler yakmak, ambarları yakmak ve silahları yakmak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yani hücumu kolaylaştırmak için yangın çıkartmak bir açıklık işi suyu kullanmak ise bir güç işidir. Su bağlandığı koparabilir ama ateş gibi yalayıp yutmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;14. CASUS KULLANIMI ÜZERİNE&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beş çeşit casus vardır : yerli casus, dahili casus, karşı casus, ölü casus ve diri casus. Bu beş çeşit casusun tümü de görevde olduğunda hiç kimse onların yolunu yordamını bilmez. Buna örgütlenme dehası denir ve önderler için çok değerlidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yerli casusular bir yörenin insanları arasıdan devşirilir. Dahili casuslar düşman görevlileri arasından, karşı casuslar ise düşman casusları arasından seçilir. Anlayışsız ve bilgisiz olanlar insancıl ve adil olmayanlar casus kullanmazlar. Kurnazlık yapmadan onlardan gerçeği öğrenemezler.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6378791332022285318-7363067056287733594?l=kitap-odev.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kitap-odev.blogspot.com/feeds/7363067056287733594/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6378791332022285318&amp;postID=7363067056287733594' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6378791332022285318/posts/default/7363067056287733594'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6378791332022285318/posts/default/7363067056287733594'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kitap-odev.blogspot.com/2008/02/sun-tzu-sava-sanat.html' title='SUN - TZU, Savaş Sanatı'/><author><name>murnes</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13562402893564206103</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6378791332022285318.post-5685788138727843585</id><published>2008-02-21T21:41:00.001-08:00</published><updated>2008-02-21T21:47:39.925-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kitap Özetleri'/><title type='text'>Robert W. CHANDLER, Savaşın Yeni Yüzü</title><content type='html'>KİTABIN ADI: Savaşın Yeni Yüzü&lt;br /&gt;KİTABIN YAZARI: Robert W. CHANDLER&lt;br /&gt;KİTABIN YAYIM MAKSADI: Körfez Savaşı sonrasında beliren yeni tehditler ve ABD’nin bu tehditler karşısında belirlemesi gereken yeni strateji ve kuvvet yapısı hakkında bir hal tarzının önerilmesi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KİTABIN ÖZETİ :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KİTABIN ANA BÖLÜMLERİ :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Gürültülü 21 nci yüzyıl.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. Nükleer ve Radyolojik Silahlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3. Biyolojik Silahlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4. Kimyasal Silahlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5. Gelişmiş Konvansiyonel Silahlar ve Askeri Teknoloji.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;6. Balistik ve Cruise füzeleri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;7. Biyolojik ve Kimyasal Gaz Kaçağı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;8. Süper Terörizm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;9. İran körfezi savaşından çıkarılan dersler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;10. Amerikan stratejisi saldırı altında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;11. Anti-Strateji.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;12. Birlikleri değil, ateş gücünü yoğunlaştırma.&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;13. Hedefe nasıl ulaşırız?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;14. Sonuç.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. GÜRÜLTÜLÜ 21 NCİ YÜZYIL&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eski CIA yöneticisi James WOOLSEY tarafından kullanılan bu terim geleceğin yayılma yanlılarının büyük bir NBC cephane ve bunları kullanacak silah sistemlerini oluşturmak yolundaki karanlık emellerini gerçekleştirmek için harıl harıl çalışmalarına atfen kullanılmıştır. Daha fazla...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitle İmha Silahı (KİS) sahibi devletler bu silahların üstün yanlarını kullanan yeni Askeri Operasyon konseptleri geliştirmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugünkü Amerikan Stratejisi uzun geçmişi olan konvansiyonel model üzerine inşa edilmiş olmakla beraber biyolojik ve kimyasal silahlar ABD kuvvet intikaline etki edecek unsurlar olarak gözardı edilmemektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu stratejinin yaklaşımını oluşturan 2 temel doktrin :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Kaybedilen bölgeyi geri almak ve statükoyu sağlamak üzere KARŞI TAARRUZ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. Birbirinden çok uzak bölgelerde kabaca aynı zamanda İKİ SAVAŞ Konvansiyonel Harp modeli gittikçe büyüyen KİS tehdidini umursamadığı için ABD.’nin gerçekten karşı karşıya kaldığı riskleri ortaya koymaktan aciz olarak görülmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sorun gelecek 10 yıl içinde KİS sahibi düşmanların ABD.’nin kuvvet intikal stratejisini sekteye uğratacak kabiliyete erişebilecek olmalarıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu anki stratejinin başarısı gidilecek liman, havaalanı ve askeri üsse tam erişime ve bunları savaşın sonuna kadar kullanmaya bağlıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. NÜKLEER VE RADYOLOJİK SİLAHLAR&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nükleer silah ve füze üreticisi olan,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Batılı olmayan ülkelerin Körfez Savaşından çıkardıkları önemli derslerden bazıları şöyledir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuzey Kore için: “ABD.’nin kuvvetlerini biriktirmesine izin verme gücünü kullanmalarına, inisiyatifi ele almalarına ve ABD.’nin az bir kayıpla savaşmalarına izin verme.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hindistan için :” Elinizde nükleer silah yoksa ABD ile savaşmayın .”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Batılı olmayan diğer ülkeler için bu ders daha açık bir ifade ile şöyledir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;” Eğer Nükleer silahın varsa ABD seninle harbe girmez.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bölüm doğu ve uzakdoğu ülkelerindeki Nükleer Silahlanma faaliyetlerine açıklık getirmektedir. Bu yarışa katılan devletlerden en önemlileri ise Hindistan ve Pakistan’dır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Resmi olarak nükleer güç sahibi olan 5 ülke(ABD, Rusya, Çin, Fransa, İngiltere) dışında Pakistan ve Hindistan gayri resmi olarak kabul edilmekte bunların dışında bu yarışa dahil edilen ülkeler 3 grupta toplanmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Kapalı Ülkeler : İsrail ve Kuzey Kore (Sahip ülke)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. Sınırdaki Ülkeler : İran, Irak, Libya, Tayvan, Japonya, Güney Kore (Muhtemel Sahip Ülke)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3. Sınıra Yakın Ülkeler : Nükleer konuma sahip olmakla birlikte, bir tehditle karşılaştıklarında, bir rejim değişikliği oluştuğunda yeni bir politika izlenirse niyetleri değişebilecek olan ülkelerdir. Mısır ve Cezayir bu gruptadır. Türkiye’de İran ve Irak’ın durumuna göre nükleer konumunu gözden geçirebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ABD.nin bu 3 grup ülkeyi izlemesi bakımından nükleer silah üretmek ve kullanmak için gerekli aşamalar ortaya konmaktadır. Bu aşamalar;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Nükleer silah malzemesinin elde edilmesi,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Uranyum ve Plütonyum cevherinin işlenmesi,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Silah üretimi,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Silahların denenmesi ve kullanılması,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu aşamalara örnek olarak Irak’ın nükleer silah programı ortaya konmuş ve Körfez Savaşına kadar olan dönemde bu programı nasıl uyguladığı açıklanmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nükleer teknolojinin aktarılmasında en önemli satıcı ülkeler Çin ve Kuzey Kore olarak belirlenmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3. BİYOLOJİK SİLAHLAR&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir önceki bölümde olduğu gibi bu bölümde yine Biyolojik Silahlar, bu silahlara sahip olan ülkeler, Biyolojik Silah üretme aşamaları , programlar ve Irak’ın Biyolojik Silah Üretme programı anlatılmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyada Biyolojik Silah Sahibi Ülkeler :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tasdikli Sahipler : Rusya (Resmi sahip)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muhtemel Sahipler : Çin, Hindistan, Tayvan, İran, Irak, Suriye,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şüpheli Programlar : Mısır ve Libya&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bölümde biyolojik silahların ne kadar tehlikeli bir silah olduğu kullanılması halinde çok büyük tahribata sebep oldukları, Irak’ın elindeki güç ve BM komisyonunun Irak’taki faaliyetleri ortaya konmaktadır. Irak halen bu gücünü korumaktadır. Uluslar arası izleme bittiği an Irak yeniden üretime geçecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4. KİMYASAL SİLAHLAR&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bölümde Kimyasal Silahların özellikleri, etkileri, sahip ülkeler, kimyasal silah programları, Irak’ın kimyasal silah programı, Körfez Savaşında kimyasal silahların kullanım ve etkileri anlatılmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özellikle İran, Irak, ve Suriye’nin bu silahlarla nasıl bir güç elde ettikleri sergilenmekte ve ABD ile müttefiklerinin nasıl bir tehdit altında oldukları anlatılmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyada Kimyasal Silah Sahibi Ülkeler :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onaylı Sahipler : ABD, İran, Irak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muhtemel Sahipleri : Kazakistan, Ukrayna, Afganistan, Burma, Çin, Kuzey Kore, Tayvan, Vietnam, Mısır, İsrail, Suriye, Etyopya.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şüphelenilen : Fransa, Pakistan, Güney Kore, Tayland, Libya, Somali, Güney Afrika, Şili, Küba.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2-3ve 4 ncü bölümlerde NBC silahlarına sahip ülkelerle ilgili çarpıcı sayılar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hindistan : 20-25 Nükleer silaha sahip olabileceği,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pakistan : 5-10 Nükleer silaha sahip olabileceği,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsrail : 100-200 Nükleer silaha sahip olabileceği,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuzey Kore : 3-5 Nükleer silaha sahip olabileceği,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İran : 2005-2007 yıllarında Nükleer silaha sahip olabileceği,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dağılan Sovyetler Birliği: 30.000 Nükleer Savaş Başlığının bulunduğu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dağılan Sovyetler Birliğinin sökülen savaş başlıkları 2003 yılında dünyada plütonyum sınıfı 40.000 bombaya yeterli olacak. Uranyum sınıfı bomba olarak ise, bu kapasite 65.000 olabilecektir. Terörist grupların dağılan Sovyetler Birliğinin silahlarını ele geçirirerek kullanılması çok yüksek bir ihtimale sahiptir. Rusya’dan çalınan veya kayıp bombaların varlığı bunu doğrulamaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1994’te Kazakistanlı hükümet yetkilileri kendilerine Sovyetlerden 20 adet nükleer silah yapımına yetecek 460 Kg. zenginleştirilmiş Uranyum kaldığını fark etmişlerdir. Bunun İran tarafından ele geçirilmeye çalışıldığını öğrenmiş ve bunun üzerine Uranyumu 20 milyon Dolara ABD.ne satmışlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* Irak 19 mahalde silah programını sürdürmüştür. Toplam 56 Nükleer tesisi, tespit edilmiştir. (10 tanesi Nüve tesis olarak bilinmektedir.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* Irak Biyolojik Silah Programını 1985’te başlamış, 1988’de 1500 Lt. olan Şarbon üretimi-1989’da 8425 Lt.ye ulaşmıştır. 1990’da 6000 Lt. Konsantre Botulinium zehiri buna eklenmiştir. Irak’ın Körfez Harbi esnasında biyolojik silah kapasitesi : 8500 Lt. Şarbon 19.000 Lt. Konsantre Botulinium (10.000 Lt. Scud Başlıklarında)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Irak’ın kimyasal silah programı 23 tesiste sürdürülmüş savaştan sonra 12.000’den fazla cephane ( 6000 tane sarin doldurulmuş 122mm.Roket) 250 ton Hardal gazı BM müfettişlerince imha edilmiştir. Irak hala 200 ton VX üretebilecek kapasiteye sahiptir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5. GELİŞMİŞ KONVANSİYONEL SİLAHLAR VE ASKERİ TEKNOLOJİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Soğuk Savaşın sona ermesi uluslararası silah piyasasında bir patlama yapmıştır. Bunun önemli bir sebebi de batılı olmayan ülkelerin modern silah ve teknolojiye sahip olma istekleridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1990’lı yıllarda en çok satılan Askeri teknoloji şunlardan oluşmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Reaktif Zırh : Rusya, Ukrayna.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Uydu Fotoğrafçılığı : Fransa, Rusya, Çin, ABD.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Askeri Gözlem Uyduları : Fransa.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Erken Uyarı Uçağı : Rusya, ABD, İsrail.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Yakıt İkmal Uçağı : ABD, İsrail.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Balistik Füze Savunma Sistemi : Rusya, Fransa, İsrail, ABD&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Balistik Füze Savunmaları için karşı önlemler : Rusya, Çin, Kuzey Kore.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- İzlenmesi güç teknolojiler :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Stealth –Savar Radarlar : Rusya, Çek Cumhuriyeti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Lazer Silahları :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Dizel- Elektrikli Denizaltı : Rusya, Almanya, İsviçre,Hollanda Fransa, Avustralya.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Kriptolojik araç-gereç : Rusya.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu dönemde değişik ülkeler tarafından yılda yaklaşık 5-10 milyar dolarlık yasadışı silah satışı yapılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* Eski Sovyet liderlerinin de katıldığı Moskova merkezli bir Rus çetesi PKK’ya silah sağlamak için uluslararası bir silah kaçakçılığı organizasyonu yapmışlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rusya’nın Moldova’daki 14 ncü Ordusunun envanterindeki silah, araç ve gerecin sadece%30’u bulunabilmiştir.1992’de her biri 20 ton top mermisi taşıyan 1118 vagon kaybolmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Silah karaborsası oluşturulan ülkelerden bazıları Bulgaristan, Portekiz, Ukrayna, Bolivya olarak bilinmektedir. En çok konvansiyonel silah satışı ise Rusya ve Çin tarafından yapılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çin, Irak ve Kuzey Kore satıcı ve alıcı olarak sık sık silah ve teknoloji karaborsalarında görülmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;6. BALİSTİK CRUİSE FÜZELERİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;NBC silahlarına sahip olan yada geliştirme aşamasında olan her ülke aynı zamanda bu silahları hedefe ulaştıracak Balistik ve Cruise programlarının peşindedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ABD ve müttefikleri için bu füzeler önemli bir tehdittir. Dünyada 24 kadar ülke 1100 librelik savaş başlığını 185 mil ve daha ötesine yollayacak Balistik füzelere sahiptir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyada Balistik Füzelere Sahip Ülkeler :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rusya, Fransa, İngiltere, ABD, Çin, Bulgaristan, Afganistan, Mısır, Hindistan, İran, Irak, Suriye, İsrail, Kuzey Kore, Libya, Pakistan, Suudi Arabistan ve Yemen’dir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Füzeye sahip olmanın iki yolu vardır. Birincisi mevcut bir füze sistemini satın almak ve geliştirmek, ikinci yol ise barışçıl bir uzaya fırlatma sistemi için yardım almak ve bu kabiliyeti geliştirmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünya’da füze teknolojisini ihraç eden ülkeler Rusya-Çin ve Kuzey Kore’dir. İran, Irak, Libya ve Suriye bu ülkelerin teknolojisini alarak füze sahibi olan ülkeler durumundadır. Bugün İran 1240 millik füze menziline sahiptir. Bu menzil Avrupa’nın bir bölümünü içine almaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cruise füzeleri teknoloji denetimi ile sınırlandırılmış olup, dünyadaki füze ticareti nedeniyle 1997 yılında 73 ülke Cruise füzelerine sahip olup, 19 ülke bu füzeleri üretip, 12 ülke bunları ihraç etmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;7. BİYOLOJİK VE KİMYASAL GAZ KAÇAĞI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bölümde Körfez Savaşında koalisyon kuvvetlerinin maruz kaldığı biyolojik ve kimyasal taarruzlar ile bunların etkileri anlatılmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ABD kamuoyundan Körfez Savaşında ABD askerlerinin maruz kaldığı bu taarruzlardan etkilendikleri saklanmış ancak askerlerin ve ailelerin şikayetleri incelendiğinde körfez savaşında bu silahların kullanıldığı sonucuna ulaşılmıştır. Yaklaşık 100.000 askerin ve pek çok aile ferdinin çekmekte oldukları hastalıkların nedenleri hala bir esrar perdesi olarak görülmektedir. Pentagon ve diğer yetkililer bunun Körfez Savaşında kullanılan biyolojik ve kimyasal silahların etkisi nedeniyle olduğunu kabul etmemektedir. Bu konuda körfez savaşında yaşanan olaylar örtbas edilmekte ve sessiz kalınmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;8. SÜPER TERÖRİZM&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bölümde 26 Şubat 1993 tarihinde, Newyork şehrinde, Dünya ticaret binasında meydana gelen patlama ile 25 Haziran 1996’da Suudi Arabistan’ın Dahran kentinde Hobar kulelerinde meydana gelen patlamalar baz alınarak uluslararası terörün nelere mal olabileceği açıklanmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ABD hem kendi ülkesi içinde, hem de ülke dışına gönderdiği kuvvetlerinin bulunduğu bölgede teröristlerin yapacağı bu saldırılara karşı gerekli tedbiri almak zorundadır. Aksi taktirde kamuoyuna açıklayamayacağı zararla karşılaşabilir. Kuvvet intikali bu tehdide açıktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;9. İRAN KÖRFEZİ SAVAŞINDAN ÇIKARILAN DERSLER&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Körfez savaşından çıkarılacak en önemli ders savaşın eşsiz koşulları dolayısıyla ABD’nin Okyanus aşırı kuvvet intikali stratejisini tam olarak geçerli kılmadığını görmektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci önemli ders ise bölgesel düşmanların elindeki KİS’nın ABD Askeri stratejisinin esas elemanlarını etkisiz hale getirebilecek olmasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yığınaklanma süresince Irak’ın belki de en büyük hatası bu kadar uzun süreli bir yığınaklanmaya sessiz kalması olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyada Kritik bölgelerde Kitle imha silahlarına sahip olma ABD Askeri stratejisini bozma yada onun en önemli iki varsayımını yıkma ile ilgilidir. Bunlarda Zaman ve Erişimdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;10. AMERİKAN STRATEJİSİ SALDIRI ALTINDA&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KİS donanımlı düşmanların ABD’ne karşı hedefleri arasında şunlar olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1- ABD.’ni caydırmak,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2- ABD.’nin indirme (yığınaklanma) ve muharebe harekatını kesintiye uğratmak,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3- ABD.’nin müttefiklerinin, liman, hava alanı ve diğer kabul tesislerini ABD’nin kullanmaması için zorlamak,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4- Rejimlerinin iktidarda kalması için KİS tehdidinde bulunarak ABD.’ni harp amaçlarındaki bir kısıtlılığa zorlamak,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bölüm ABD stratejisinin en önemli 2 varsayımının yani yığınaklanma için gerekli zamanın ve kuvvetin yığınak bölgelerine erişiminin KİS sahibi düşmanları tarafından nasıl engellenebileceği ve Körfez harbinde bu konuda meydana gelen olumsuz gelişmeler üzerinde durmaktadır. Yığınaklanma için geçen süre uzamıştır. Aynı zamanda Müttefik ülkeler üs ve limanlarının sürekli olarak kullanılmasına izin vermemişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;11. ANTİ – STRATEJİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bölümde Clinton yönetiminin kuvvet yapısıyla ilgili çalışma ve stratejileri açıklanmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu stratejiye göre KİS ve füze tehdidine karşı yaklaşım 3 kategoriye bölünmüştür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1- Nükleer caydırıcılık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2- Harekat alanı savunması.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3- Karşı güç.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başlangıçta Nükleer caydırıcılık ile kuvvet intikalini tamamlamak, müteakiben savunma yoluyla ABD kuvvetlerine karşı düşman saldırılarının etkisini azaltmak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üçüncü olarak karşı güç ile düşmanın elindeki kitle imha silahlarının düşman kullanmadan önce imhasını sağlamak esastır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;12. BİRLİKLERİ DEĞİL ATEŞ GÜCÜNÜ YOĞUNLAŞTIRMA&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan ve arazi kaybını engellemek amacıyla KİS ile donanmış bir düşmana karşı yapılacak ABD taarruzu ani ve tahrip edici olmalı ve düşman hedefine ulaşmadan çok önce durdurulabilmelidir. Bu nedenle ABD odağını Asker yığma ve Karşı Taarruz safhalarından ani Taarruz ve Savunma safhalarına kaydırarak mevcut stratejiden kaynaklanan önemli askeri riskleri azaltacak entegre bir konvansiyonel – KİS stratejisi ve bunu destekleyen kuvvet yapısı geliştirmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunu sağlamak için uzun menzilli taarruzun güçlendirilmesi istihbarat, gözetleme ve keşif, harekat alanı destek uçakları, uçak gemisi uçakları, harekat alanı füzesi ve hava savunma sistemleri, dağınık kara muharip hücreleri konularını ele almak ve bu sistemlerde etkinliği sağlamak esas olmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;13. HEDEFE NASIL VARIRIZ ?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bölümde yeni strateji belirlenirken Hava Kuvvetleri esas alınarak güçlendirilmesi gereken sistemler, silahlar ve kuvvetler önerilmektedir. Mevcut tehditler bertaraf edilerek kuvvet intikalini yapmak üzere :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;­- Küresel vuruş açığını kapatmak,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Uzun menzilli tam isabetli vuruş sağlamak,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- İstilayı durdurmak,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Harekat alanı girişine bağlı kuvvetleri konuşlandırma,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Tam isabet kaydeden silahlar ve cephane kullanma,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Mevcut olup geliştirilmesi gereken uçaklar,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(B-52, B-1, B-2, F-117, F-22, F/A -18 gibi)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Komuta kontrol sistemleri ve keşif gibi hususlar üzerinde durulmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu konuların düzenlenmesi için kaynakların arttırılması ve özellikle Stratejik Hava Kuvvetlerinin yeniden yapılandırılması önerilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;14. SONUÇ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Global Keşif – Vuruş kompleksi oluşturarak mutlak uyarı ve sürprizlere engel olunmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hava Kuvvetleri güçlendirilmelidir. Hava hakimiyeti Amerikanın bütün silahlı Kuvvetlerini bölgeye konuşlandırmasını mümkün kılacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Soğuk savaş dönemindeki konsepte göre savaşın 4 evresi vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1- Baskın şeklinde Taarruz&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2- Stratejik Savunma&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3- Yığınaklanma&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4- Karşı taarruz&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yoğun insan gücüne dayalı bu evrelerle günümüzde kesin sonuç almak zordur. KİS sahibi bir düşmana karşı bu savaş biçimi yanlıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En doğru strateji uzun menzilli Taarruz Uçakları ile düşmanın Kara Taarruzunu engellemektir. Bu da Hava kuvveti ile mümkün olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzun menzilli vurucu güç ve Global Vuruş – Keşif kuvveti ile Ağır Kara Tümenlerinin, kara ve denizde konuşlanmış birliklerin erken sevkiyat programından kaynaklanan problemler yumuşatılabilir. Böylece birkaç saat içinde tam isabet silahları ve uzun menzilli uçaklara işgalci güçler törpülenebilir, mütecavizin KİS, zırhlı araçları ve Askeri kabiliyeti imha edilebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SONUÇ :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;A- KİTABIN ANA FİKRİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günümüzde değişen tehdit ortamını açıklayarak ABD’nin Körfez savaşı sonrasında oluşturması gereken yeni stratejiyi belirlemektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;B- KİTABIN GETİRDİĞİ YENİLİKLER&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ABD yönünden soğuk savaş döneminde kabul edilen ve mütecavize insiyatifi bırakan bir konsept yerine başlangıçtan itibaren insiyatifi elde bulundurmak bunun için de uzun menzilli Füze ve Hava Kuvvetleri ile yığınaklanmaya zaman kazandırmak için yapılması gereken faaliyetleri önermektir. Yazar, İnsan ve Arazi kaybetmeden, KİS’na sahip olmanın düşmana verdiği avantajı Hava Kuvvetleri ile elinden almayı hedefleyen bir Hal Tarzı ileri sürmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C- KİTAP HAKKINDA GENEL DEĞERLENDİRME VE TEKLİFLER&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitap özellikle dünyadaki yeni tehdidin süper Terörizm olduğunu çok sağlam delillerle açıklamaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye ve Türk Silahlı Kuvvetleri açısından bölgede ne gibi bir tehditle karşı karşıya olduğumuzu gösteren; özellikle, geliştirilecek bir Füze Programına ne kadar ihtiyacımız olduğunu açıklayan bir kitaptır. Kitap incelenirken içeriğinin bu yönüyle incelenmesinin uygun olacağı değerlendirilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6378791332022285318-5685788138727843585?l=kitap-odev.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kitap-odev.blogspot.com/feeds/5685788138727843585/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6378791332022285318&amp;postID=5685788138727843585' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6378791332022285318/posts/default/5685788138727843585'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6378791332022285318/posts/default/5685788138727843585'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kitap-odev.blogspot.com/2008/02/robert-w-chandler-savan-yeni-yz.html' title='Robert W. CHANDLER, Savaşın Yeni Yüzü'/><author><name>murnes</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13562402893564206103</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6378791332022285318.post-2103341696388627206</id><published>2008-02-21T21:41:00.000-08:00</published><updated>2008-02-21T21:44:46.567-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kitap Özetleri'/><title type='text'>Michael KLARE, Serseri Devletler ve Yasadışı Nükleer Güç</title><content type='html'>KİTABIN ADI:                         SERSERİ DEVLETLER VE YASADIŞI NÜKLEER GÜÇLER&lt;br /&gt;KİTABIN YAZARI:                      Michael KLARE,&lt;br /&gt;Tercüme: Harp Akademileri Öğretim Başkanlığı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KİTABIN ÖZETİ :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Kitap, Hampshire Üniversitesi (ABD) Öğretim Üyesi Prof. Michael KLARE tarafından yazılmış ve Harp Akademileri Öğretim Başkanlığı’nca Tercüme ettirilerek okuyucularının istifadesine sunulmuştur.&lt;br /&gt;2. Kitap’ta, SSCB’nin dağılması ve soğuk savaşın sona ermesi neticesinde oluşan yeni dünya düzeni içerisinde;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ABD’nin tespit ettiği yeni stratejiye,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Serseri Ülke” olarak adlandırılan bazı ülkelerin, NBC silahlarına sahip olma konusundaki faaliyetlerine, yer verilmiş ve bu durumun tüm dünya içinde yaratmış olduğu tehdide dikkat çekilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. SSCB’nin bir anda ortadan kalkması, uygulanmakta olan tüm politika ve stratejileri değiştirmiş, askeri uzmanları da, yeni bir düşman tanımı yapmaya ve askeri strateji oluşturmaya sevk etmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitle imha silahlarını üretme yolunda yoğun çaba harcaya ve dünya düzenini sabote etmeyi amaçlayan bazı üçüncü dünya ülkeleri, ABD’li askeri danışmanların düşman tanımı yapmasına yardımcı olmuş ve bunlara “Serseri Devletler” adı verilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ABD’li askeri uzmanların düşman tanımlanmasını ve silahlı kuvvetlerin mevcutların azaltılmasını tartıştıkları bir dönemde çıkan Körfez Savaşı, ABD’nin yeni dünya stratejisini oluşturmasına yardımcı olmuş ve tespit edilen alternatif stratejilerin &lt;span class="fullpost"&gt;denenmesine de imkan sağlanmıştır.&lt;br /&gt;2. Körfez savaşı’nda ABD, askeri alanda en büyük katkıyı, Suudi Arabistan, İngiltere, Fransa, Mısır, Suriye ve birkaç NATO üyesi ülkeden almış, maddi olarak da, Almanya, Japonya, Kuveyt ve Suudi Arabistan’dan yardım görmüştür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Körfez Savaşı’nda müttefiklerin galip gelmesinin sebepleri; Teknolojik ve sayısal üstünlük, mevcut lojistik tesisler ve uygun arazi koşullarıdır. Irak’ın savaşı kaybetmesinin nedenleri ise; askeri eksiklikler, müttefiklerinin olmayışı, beceriksiz liderlik ve askeri gücün bölünmesidir.&lt;br /&gt;3. Körfez Savaşı, ABD Silahlı Kuvvetleri’nde büyük indirimler yapılmasına taraftar olan politikacıları susturmuştur. Yapılan görüşmeler neticesinde;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;a. Silahlı kuvvetlerin mevcudunun ¼ oranında azaltılmasına,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. Ordunun teknolojik imkanlarının ve hareket kabiliyetinin artırılmasına,&lt;br /&gt;3. Silahlı kuvvetlerin iki bölgesel güç ile aynı anda savaşacak şekilde yapılanmasına karar verilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. ABD yönetimi, önemli bir nükleer stoğun elde bulundurulmasına ve dost olmayan üçüncü dünya ülkelerinin silahlanma faaliyetlerinin çok sıkı bir şekilde denetlenmesine büyük önem vermektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak ABD’nin bazı ülkelerin silahlanma faaliyetlerine çok ısrarlı bir şekilde güç kullanarak karşı çıkması, diğerlerine de göz yumarak kendi çıkarları doğrultusunda hareket etmesi, üçüncü dünya ülkelerinin nükleer silahlara sahip olma çabalarını artırmıştır.&lt;br /&gt;2. ABD’nin “Gelecekteki muhtemel tehditler” konusunda yapmış olduğu bir incelemenin sonuçları da aşağıdadır;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;a. Kuveyt’in Irak tarafından yeniden işgali,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. Güney Kore’nin, Kuzey Kore tarafından işgali,&lt;br /&gt;3. Kuveyt ve Güney Kore’nin, Irak ve Kuzey Kore tarafından aynı anda işgali,&lt;br /&gt;4. Panama’da bir hükümet darbesi,&lt;br /&gt;5. Filipinler’de bir hükümet darbesi,&lt;br /&gt;6. Litvanya’nın PF tarafından işgali,&lt;br /&gt;7. Sovyetler benzeri yeni bir gücün doğuşu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Dünya barışını tehdit eden ve yazar tarafından “Serseri Devletler” olarak tanımlanan ülküler, kitapta aşağıdaki üç katagori altında toplanmıştır. EK-A’da sahip olduğu NBC kabiliyetleri de ifade edilen bu ülkelerin toplam sayısı 17’dir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Serseri Devletler;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İran, Irak, Libya, Kuzey Kore ve Suriye&lt;br /&gt;2. Mustakbel Serseri Devletler;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çin, Mısır, Hindistan, Pakistan, Güney Kore, Tayvan ve Türkiye.&lt;br /&gt;3. Diğerleri;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arjantin, Brezilya, Küba, Endonezya ve İsrail.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Serseri devletler içerisinde Kuzey Kore, gelecek için en büyük tehlike arzeden ülke olarak tanımlanmıştır. Bu ülkelerin “Serseri Ülke” olarak adlandırılmasının sebepleri ise aşağıdaki fıkralarda ifade edildiği şekildedir;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. NBC silahlarını temin etme yolunda olmaları,&lt;br /&gt;2. Terörizme destek vermeleri veya göz yummaları,&lt;br /&gt;3. Batı karşıtı otoriter liderler tarafından yönetilmeleri,&lt;br /&gt;4. ABD’nin bölgedeki çıkarlarını tehdit etmeye hazır bulunmaları,&lt;br /&gt;5. Komşuları tarafından tehlikeli olarak görülen büyük bir orduya sahip olmalarıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Çin, Mısır, Hindistan, Pakistan, Güney Kore, Tayvan ve Türkiye olarak tanımlanan “Müstakbel Serseri Ülkelerin” bu şekilde tanımlanmasının nedenleri de müteakip fıkralardadır;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Büyük bir orduya sahip olmaları ve NBC silahlarını üretme kapasitesini elde etmeye çalışmaları&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Bu ülkelerden Çin, Hindistan, Pakistan, Güney Kore ve Tayvan’ın nükleer silah ve balistik füzelere sahip olduğu bilinmektedir.)&lt;br /&gt;2. Askeri açıdan kendi kendine yeterli olmak için büyük bir gayrek göstermeleri,&lt;br /&gt;3. Liderleri veya siyasi ortamların değişmesi halinde, ABD ile muhalif ilişkiye girme tehlikesi göstermeleri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Bu 12 ülke dışında kalan, Arjantin, Brezilya Küba, Endonezya ve İsrael’de, kitapta “Serseri veya Müstakbel Serseri Devletler” katagorisine sokulmamış ancak, bu katagoriler için muhtemel aday ülkeler olarak tanımlanmışlardır.&lt;br /&gt;2. Bugün dünyada yaklaşık olarak 15 ülke kitle imha silahlarına sahip bulunmaktadır. Arz ve talep, ihtiyat ve ihmal, fırsatçılık ve hırs faktörleri, bu silahların düzensiz olarak yayılmasında etkin rol oynamıştır. Bu silahları elde etmek için gayret gösteren ülkeler, bu konudaki başarılarına göre üç gruba ayrılmışlardır;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Gelişmiş Silahlanmacılar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyük çapta nükleer mühimmata sahip, kimyasal ve biyolojik silah üretme kabiliyeti olan, menzili 1000 km’den daha fazla balistik silahlar üretmekte olan devletlerdir. Bunlar; Çin, Hindistan ve İsrail’dir.&lt;br /&gt;2. Orta Seviyede Silahlanmalar;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitle imha silahlarının bazılarını üretebilen ancak, çalışmalarının bir kısmını veya tamamını durdurmuş olan ülkelerdir. Bunlar; Arjantin, Brezilya, Irak, Kuzey Kore, Pakistan, Güney Kore ve Tayvan’dır.&lt;br /&gt;3. Silahlanma Çabasında Olan Ükleler;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nükleer silah üretmek için gerekli teknik ve endüstriyel kaynağı olmayan, bunları diğer ülkelerden almaya teşebbüs eden         ancak, muhtemelen kimyasal silahlar ile balistik füzelere sahip olan ülkelerdir. Bunlar; Mısır, İran, Libya ve Suriye’dir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. ABD’nin Kitle İmha Silahları’nın yayılmasını önlemek için takip ettiği strateji aşağıdaki şekilde ifade edilebilir;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Mevcut çatışmaların tecrit edilmesi, hafifletilmesi ve bitirilmesine çalışmakta,&lt;br /&gt;2. Devletler ve halklar arasındaki anlaşmazlıkların çözümlenmesine gayret göstermekte,&lt;br /&gt;3. Savaş yorgunu ve fakir düşmüş halkların sosyal ve ekonomik gelişmelerini desteklemektedir.&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6378791332022285318-2103341696388627206?l=kitap-odev.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kitap-odev.blogspot.com/feeds/2103341696388627206/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6378791332022285318&amp;postID=2103341696388627206' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6378791332022285318/posts/default/2103341696388627206'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6378791332022285318/posts/default/2103341696388627206'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kitap-odev.blogspot.com/2008/02/michael-klare-serseri-devletler-ve.html' title='Michael KLARE, Serseri Devletler ve Yasadışı Nükleer Güç'/><author><name>murnes</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13562402893564206103</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6378791332022285318.post-3890663305875244312</id><published>2008-02-18T22:07:00.002-08:00</published><updated>2008-02-18T22:11:48.964-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ekonomi'/><title type='text'>Osilatörler</title><content type='html'>Osilatörler, fiyatların yatay bir bant içinde dolaştığı trendsiz piyasalarda (trend-takipçisi sistemlerin iyi sonuç vermediği bu tür piyasalarda) son derece yararlıdırlar. Osilatörler teknik analizciye, bu tür yatay hareket eden trendsiz piyasalarda hareket edebilmenin imkanlarını verirler. Ancak, osilatörlerin değeri, yalnızca yatay piyasalardaki kullanımlarıyla sınırlı değildir. Osilatörler, trend kazanmış dönemlerde fiyat grafikleriyle bağlantı içinde kullanılınca, kısa-dönemdeki piyasanın uç noktalarının (aşırı-satım, aşırı-alım koşulları) sinyallerini vermede de son derece yararlıdırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osilatörler aynı zamanda, fiyat hareketinde momentum kaybı açık biçimde ortaya çıkmadan önce, trendin momentum kaybettiği konusunda uyarırlar. Osilatörler, bir trendin tamamlanmak üzere olduğunu bazı uyumsuzluklar göstererek haber verebilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osilatörlerin Yorumu&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Momentum osilatörlerini çizebilmenin pek çok değişik yolu olsa da, yorumu bir &lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;teknikten diğerine çok az değişiklik gösterir. Osilatörlerin hemen tamamı birbirine çok benzer. Bazı osilatörlerde yatay bir orta değer vardır. Kullanılan formüle bağlı olarak bu orta çizgi genellikle bir sıfır Daha fazla...çizgisidir. Yine bazı osilatörlerin 0′dan 100′e ya da - 1 den +1′e uzanan sınırları vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1) Sıfır Çizgisinin Kesilmesi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osilatörlerden yaralanmanın en basit yolu, orta değeri (ya da sıfır çizgisini) sinyal üreten bir çizgi olarak kullanmaktır. Osilatör, sıfır çizgisinin üzerine çıkarsa alım, sıfır çizgisinin aşağısına düşerse satım yapılır. Momentum grafiklerinde en çok kullanılan teknik budur. Bu teknik, piyasanın trendi yönünde hareket ederek kullanıldığı zaman daha iyi sonuç verir. Sıfır çizgisi, aşağı-trendlerde direnç, yukarı-trendlerde ise destek olarak rol oynar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2) Ekstrem Bant Analizleri ya da Osilatörlerin Ekstrem Noktalarının Analizleri&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osilatörlerin kullanımının ikinci bir yolu ekstrem bant analizleri ya da ekstrem noktaların tanımlanmasıdır. Diğer bir deyişle, osilatör bantlarının uç sınırları, piyasanın ekstrem noktaları konusunda uyarıcı olarak kullanılır. Daha sofistike osilatörlerin hemen tamamı, aşırı-alım ya da aşırı-satım bölgeleri olarak düşünülen üst ve alt bölgelere sahiptirler. Örneğin Göreceli Güç Endeksi (RSI)’nin, 0′dan 100′e düşey bir ölçeği vardır. Osilatör üzerinde 30 ve 70 değerlerinde iki de yatay çizgi görünür. 70 çizgisinin üzerine çıkılması bir aşırı-alım durumunu, 30 çizgisinin altına düşülmesi ise bir aşırı-satım durumunu anlatır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3) Uyumsuzluğun Önemi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osilatör analizlerinden yararlanmanın üçüncü ve muhtemelen en değerli yolu uyumsuzlukları gözlemektir. Bir uyumsuzluk, osilatör çizgisi ve fiyat çizgisinin birbirlerinden ayrıldığı ve zıt yönlere doğru hareket etmeye başladığı bir durumu anlatır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir yukarı-trend’de, en çok rastlanılan osilatör uyumsuzluğu tipi ve bizim bu tartışmada üzerinde duracağımız tip, fiyatlar çıkışı sürdürüyorken osilatörün fiyat hareketinin yeni tepelerini onaylamamasıdır. Bu çoğunlukla, ralli hareketinin muhtemelen başarısız kalacağının kusursuz bir uyarısı olur ve negatif uyumsuzluk olarak adlandırılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir aşağı-trend’de, osilatör, fiyat hareketinin oluşturduğu yeni tabanı onaylamaz ise, bir pozitif uyumsuzluk ortaya çıkmış olur ve en azından kısa dönemde yukarıya doğru bir tepki hareketinin ortaya çıkabileceğinin uyarısı olur. Her iki durumda da osilatör modeli, çoğu zaman bir ikili-tepe ya da ikili-tabana benzer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uyumsuzluk analizi için önemli bir gereklilik, uyumsuzluğun osilatör ekstremlerinde ortaya çıkmasıdır. Örneğin RSI’deki bir uyumsuzluğun, 70 çizgisinin üzerindeki ya da 30 çizgisinin altındaki “tehlikeli bölgelerde” ortaya çıkması daha önemlidir. 70′in üzerindeki ya da 30′un altındaki bir uyumsuzluk önemli bir sinyal olabilir ve dikkat edilmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uyumsuzluğun bir ikinci biçimi, osilatör çizgisinin fiyattan önce önemli bir tepeyi ya da tabanı geçmesidir. Trendin yönüne bağlı olarak osilatörde aşağı ya da yukarı doğru yönelmek şeklinde bir eğilim vardır. Yukarı-trend’lerde, osilatör yukarıya doğru hareketlenme ve aşağı trend’lerde aşağıya doğru hareketlenme eğilimindedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osilatör çizgisinin tepe ve tabanları, fiyat grafiğindeki tepe ve tabanlarla çoğunlukla uyum sağlar. Bir yukarı-trend’de fiyatlar eğer osilatörle birlikte yükselen tepe ve tabanlar şeklindeki bir model ortaya çıkartmışken, osilatör aniden önemli bir tabanın daha altına düşerse, bu çoğu zaman trendin muhtemelen yukarıdan aşağıya doğru dönecek olduğunun bir uyarıcısı olur. Bir önceki tepenin geçilmesi ise doğaldır ki, bir aşağı-trend’deki muhtemel bir tabana işaret eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osilatörleri Yorumlamanın Genel Kuralları&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genel bir kural olarak; bir osilatörün, osilatörün aşağı ya da yukarı sınırına ulaşması, fiyat hareketinin çok fazla ilerlemiş olduğunu ve bu nedenle bir tür düzeltme ya da ertelemenin beklenmesi gerektiğini anlatır. Yine bir diğer kural olarak; alım noktası, osilatör çizgisinin alt sınıra yakın olduğu bölge ve satım noktası da, osilatör çizgisinin yukarı sınıra yaklaştığı bölgedir. Yüz çizgisinin kesilmesi alım ya da satım sinyali olarak kullanılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osilatörlerin En Önemli Üç Kullanımı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osilatörlerin en yararlı olduğu üç durum vardır. Bu durumların, osilatörlerin hemen bütün biçimleri için geçerli olduğunu göreceğiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Bir osilatör, aşağı ya da yukarı sınırlarına ulaştığı zaman çok yararlıdır. Osilatör, yukarı sınırına yaklaştığı zaman “piyasa aşırı-alındı”, aşağı sınırına ulaştığı zaman da “piyasa aşırı satıldı”, denir. Bu her iki durum da, fiyat trendinin aşırı uzamış ve bozulabilir olduğu konusunda bizi uyarır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. Osilatör bir uç sınıra ulaştığı zaman, fiyat ile osilatör arasındaki uyumsuzluk çoğunlukla önemli bir uyarıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3. Yüz çizgisinin kesilmesi, fiyat trendinin yönü konusunda önemli bir sinyal verebilir.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6378791332022285318-3890663305875244312?l=kitap-odev.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kitap-odev.blogspot.com/feeds/3890663305875244312/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6378791332022285318&amp;postID=3890663305875244312' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6378791332022285318/posts/default/3890663305875244312'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6378791332022285318/posts/default/3890663305875244312'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kitap-odev.blogspot.com/2008/02/osilatrler.html' title='Osilatörler'/><author><name>murnes</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13562402893564206103</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6378791332022285318.post-985219017392075418</id><published>2008-02-18T22:07:00.001-08:00</published><updated>2008-02-18T22:10:50.172-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ekonomi'/><title type='text'>Fizyokrasi</title><content type='html'>Fizyokrasi, insan toplumlarının tabii kanunla yönetilmesi demektir. Tabii kanun felsefesinin düşünce dünyasına egemen olduğu 18. yüzyılda, Fransa’da gelişen bir okul da bu adla anılmaktadır. Okul mensupları, “fizyokratlar” diye tanımlanır. Okulun önde gelen temsilcisi Dr. F. Quesnay’nın eserlerinden biri, Droit Naturel, yani “Tabi Kanun” başlığını taşımaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çağlarında çok kısa bir süre etkili olmakla beraber, Fizyokratlar, iktisadi düşünce biçimlerine getirdikleri yeniliklerle bugün de anılırlar. İktisadi düzenin işleyişini, soyutlama yöntemi ile kurdukları bir model çerçevesinde anlama çabaları, toplumu işlevlerine göre birbirinden ayırmaları, servetin kaynağını mübadele değil üretim sürecinde aramaları, tarım üretimini düşünce sistemlerinin merkezi yapmaları, başlıca özellikleri arasında sayılabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fizyokratlar, anlaşma, girişim ve ticaret özgürlüğü ya da özel mülkiyet gibi, liberal anlayışın temel ilkelerini savunurken, bu savlarını tabii kanun felsefesinden &lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;çıkarıyorlardı. Bu reformcu fikirleri ile de, 1789 Fransız İhtilâli arifesinde, monarşiye ve merkantilist politikanın Fransa’da yarattığı olumsuz etkilere karşı çıkmış oluyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kurdukları soyut modelden çıkardıkları vergi politikası önerileri özellikle önemliydi; çünkü, dönemin Fransa’sındaki büyük toprak sahiplerinin vergi ödemesi gereken tek toplum sınıfı olması gerektiği sonucuna varıyorlardı. Oysa, gerçekte kral, kilise ve soylular gibi büyük toprak sahipleri de hiç Daha fazla...vergi ödemezken, kiracı çiftçiler ve köylüler ağır vergi ödemek zorunda bulunmaktaydılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fizyokratların düşünce sisteminin açıklanmasında bir tıp doktoru olan Dr. F. Quesnay’nın (1694-1774) “Tableau Economique” adlı eserinin özel bir yeri vardır. Ayrıca, bu eserin günümüzde kullanılan girdi-çıktı tablosunun öncüsü sayılması, esere bir diğer açıdan da önem kazandırmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tableau Economique, temelde üç toplum sınıfına dayanır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toprak sahipleri, (dönemin Fransa’sında kral, kilise ve soylulardan oluşur)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toprakları birincilerden kiralayarak işleyen girişimci çiftçiler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısır sınıf, (hem zanaatkârları hem de tüccarlar ve mali sermaye sahiplerini içerir).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tableau’ya göre, gerçek anlamda üretken sınıf, bunlardan ikincisi, yani girişimci çiftçilerdir; çünkü, çiftçiler yarattıkları net (safi hasıla) ile kendi geçimlerini sağladıkları gibi, toprak mülkiyetini elde tutanların (ya da bunların gelirine dayanarak yaşayanlar) ve kısır sınıfın geçimini de sağlayabilirler. Oysa, kısır sınıf, produit net yaratmazlar. Bu sınıfın bir bölümü olan zanaatkârlar, produit net yaratmasalar da, üretim sürecinde kullandıkları hammaddelere emekleri ile bir değer eklerler. Bu değer, kendi gelirlerine eşittir ve tümüyle çitfçilere ödenen tüketim maddelerine gider. Bu sınıf, ayrıca, tarım ürünlerine iyi bir fiyat sağlamak için gereklidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısır sınıfın diğer bölümü olan tüccarlar ve mali sermaye sahipleri, hiçbir değer eklemedikleri için, geliriyle produit net’ten bir azalmaya yol açarlar. Toprak sahipleri ise, tarımın yarattığı produit net’i toprak rantı olarak ele geçirirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Produit net, bu modelde toplum sınıfları arasında dolaşan bir çevresel akımla tanımlanırken, paranın rolü hiç küçümsenmemiştir. Paranın sadece mübadele aracı oluşu değil, aynı zamanda iktisadi faaliyet üzerindeki rolü de göz önünde tutulmuştur. Bu bakımdan Fizyokratların, Merkantilistlerle Klasik Okul arasında bir köprü oluşturdukları söylenebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fizyokratlar, bu soyut modelden, kendi açılarından önemli olan bir de vergi politikası önlemi çıkarmışlardır. Bu, verginin tek olması ve sadece toprak rantı üzerinden ödenmesidir. Düşünce sistemlerinde tek üretken kesim tarım, tarımda yaratılan produit net’i ele toprak rantı olarak geçirenler de toprak sahipleridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Produit net, tüketimden arta kalan pay olarak tanımlanmaktadır. Öyleyse, diğer toplum sınıfları değil, toprak sahipleri ele geçirdikleri rant üzerinden vergi ödemelidir. Bu sav, daha sonraki birçok iktisatçı tarafından tekrarlanmıştır. Diğer yandan, Fizyokratlar, serbest dış ticareti de savunmuşlardır. Ancak, bu savları bir teoriye değil de tabii düzen anlayışlarına dayanmıştır. Dönemin Fransa’sında, Merkantilist dış ticaret müdahalelerinin tarım ürünlerinin iyi bir fiyat sağlamasını engellediğini anlamışlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okulun diğer önde gelen kişisi R. J. Turgot’dur; görüşlerini “Reşexions sur la formation et distribution des richesses” (1766) adlı eserinde açıklamıştır. Turgot, azalan gelir kanunu, toprak rantının doğuşu ve kapital birikiminin kaynağı olarak, rantın önemi gibi, iktisatçıların daha sonra uzun boylu inceledikleri konulara eğilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fizyokratlar, dönemlerinde çok kısa bir süre etkili olsalar ve tabii kanun gibi pek soyut bir kavramdan yola çıksalar da, iktisat teorisinin gelişmesine büyük katkılarda bulunmuşlardır.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6378791332022285318-985219017392075418?l=kitap-odev.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kitap-odev.blogspot.com/feeds/985219017392075418/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6378791332022285318&amp;postID=985219017392075418' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6378791332022285318/posts/default/985219017392075418'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6378791332022285318/posts/default/985219017392075418'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kitap-odev.blogspot.com/2008/02/fizyokrasi.html' title='Fizyokrasi'/><author><name>murnes</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13562402893564206103</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6378791332022285318.post-363473991929230103</id><published>2008-02-18T22:07:00.000-08:00</published><updated>2008-02-18T22:10:17.916-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ekonomi'/><title type='text'>Monetaristler</title><content type='html'>1950’lerde başlayan ve 1960’lı yıllarda Milton Friedman’ın öncülüğündeki Chicago Okulu tarafından geliştirilen akım, kaynağını Klasik Miktar Kuramı’ndan alan anti-Keynes’çi bir tepkidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Klasik görüşün yeni bir ifadesini oluşturur ve paraya, kişilerin mal varlıkları içinde diğer varlıklar gibi yer verir. Parasal varlıklar ile diğer menkul ve gayrimenkul varlıklar arasında kurulmuş olan dengenin sürdürülmesi için çaba harcandığını varsayan Monetaristlere göre, eğer bu denge bozulursa, yani ekonomik birimlerin portföyleri içinde yer alan para miktarı, arzulanan para miktarından farklı olursa, ekonomik birimler, reel ya da finansal aktifler satarak veya satın alarak bu duruma tepki gösterirler. Böylece bütün portföyün ya da malvarlığının yeniden dengeye gelmesi (optimum aktif dağılımının gerçekleşmesi) sağlanırken, ekonomide reel aktiflerin talebinde ve dolayısıyla nominal gelirde değişme olur.&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Monetarist iktisatçılar, faiz oranlarının parasal ve reel kesimlerin ilişkilendirilmesinde oynadığı rolü reddetmemekle beraber, bu değişkenin öneminin ikinci derecede olduğunu ve dikkatlerin asıl para stokundaki artış hızı üzerinde toplanması gerektiğini ileri sürmektedirler. Bu nedenle, Keynes’çi Daha fazla...para politikasından farklı olarak, monetarist bir para politikası, faiz oranları üzerindeki eylemi değil, para hacminin genişlemesi üzerindeki bir eylemi ifade etmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Monetarist görüşü savunan iktisatçılar arasında aşırı monetaristler olduğu gibi, ılımlı olanlar da vardır. Aşırı monetarist tez, para ile mallar arasındaki doğrudan ikamenin, faiz oranlarındaki değişikliklerden kaynaklanan dolaylı sürecin yerine geçtiğini ileri sürer. Ilımlı monetarist tez ise, doğrudan ikamenin Keynes’çi dolaylı sürecin tamamlayıcısı olduğunu, bu nedenle birincinin ikinci sürecin geçerliliğini bozmadığını kabul eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Monetarist parasal sürecin etkinliği, para talebinin faiz elastikliğinin düşük olmasına bağlıdır. Monetarist para politikası sürecinde stratejik faktör, para arzının artış oranıdır; ikinci önemli faktör ise, paranın gelir dolanım hızındaki değişikliklerdir. Bu iki faktör, bir ekonominin kendi kendisini besleyen bir enflasyon süreci içine girmesinin temel nedenleridir. Para stoğunun artış hızı enflasyonist sürecin başlamasından, paranın dolanım hızı da sürdürülmesinden sorumludur. Friedman’ın deyişiyle, “enflasyon parasal ve yalnızca parasal bir olgudur.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Monetaristler için para politikası aktarma süreci içinde gösterge olarak “para stoku” nun, parasal ara-amaç olarak da “parasal taban” ın kullanılması gerekir.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6378791332022285318-363473991929230103?l=kitap-odev.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kitap-odev.blogspot.com/feeds/363473991929230103/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6378791332022285318&amp;postID=363473991929230103' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6378791332022285318/posts/default/363473991929230103'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6378791332022285318/posts/default/363473991929230103'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kitap-odev.blogspot.com/2008/02/monetaristler.html' title='Monetaristler'/><author><name>murnes</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13562402893564206103</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6378791332022285318.post-841101972417136563</id><published>2008-02-18T22:05:00.000-08:00</published><updated>2008-02-18T22:07:39.858-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ekonomi'/><title type='text'>Nasyonel Sosyalizm</title><content type='html'>1933-1945 arasındaki dönemde Almanya’da uygulanan bir tür sağ totaliter rejime ya da o dönem için Almanya özelindeki faşizme verilen isimdir. Nasyonal sosyalizmin tarihi bir kuramı yoktur. Adolf Hitler’in yazdığı “Kavgam” (Mein Kampf) kitabında daha sonra nasyonal sosyalizmin uygulaması olarak görülen pek çok hususa değinilmekteyse de, bu kitabın nasyonal sosyalizmin kuramını ortaya koyduğunu ileri sürmek de mümkün değildir. Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi’nin (NAZİ Partisi) 24 Şubat 1920 tarihli 25 maddelik programı da, kimi ayrıntılara girmesine karşın, nasyonal sosyalizmin kuramı olarak değerlendirilemez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nazi Partisi’nin programında, iktisadi konular oldukça ağırlıklıydı ve ilginç bir nokta olarak iktisadi sorunlara sol çözümler getirilmekteydi. Bunlar arasında örneğin emeksiz kazanılan gelirlere son verilmesi, tröstlerin devletleştirilmesi, toprak &lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;üzerinde spekülasyona son verilmesi, orta sınıfın desteklenmesi gibi noktalar vardı. Ancak bu tür hususlar, salt programda kalmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ocak 1933’te Hitler’in başbakan olmasından sonra Alman Meclisi (Reichstag) içindeki çoğunluğun son derece hızlı bir biçimde “çoğunluk tahakkümüne” dönüşmesiyle “nasyonal sosyalist devlet” inDaha fazla... oluşturulmasının yolu açıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nasyonal sosyalizmin ilk uygulaması, işçilere yönelik oldu. 1 Mayıs 1933’ün “ulusal işçi günü” ilan edilmesinden ve çok görkemli törenlerle kutlanmasından tam bir gün sonra, 2 Mayıs 1933’de Katolik sendikalar dışında, ülkedeki tüm sendikalar kapatılarak mal ve para varlıklarına devletçe el kondu. Katolik sendikaların aynı kaderi paylaşmaları için iki ay kadar bir süre geçmesi gerekecekti. 24 Haziran 1933’te sıra Katolik sendikalara geldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mayıs 1933 sonunda Nazi Partisi liderliğinde “Alman İşçi Cephesi” oluşturuldu. Bu kuruluşun oluşmasıyla birlikte toplu sözleşme yasağı getiriliyordu. Bunun yerine son derece geniş yetkili “işçi mutemetliği” kurumu konuluyordu. Bu işçi mutemetlerinin sözleri ve kararları bağlayıcı nitelikteydi. Gene aynı günlerde, nasyonal sosyalizmin deyişi ile “fabrikaların önderliği, doğal liderlerine geri veriliyordu”. Yani fabrikalarda tek önder, o fabrikanın “sahibi” olacaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sendikalara ve işçi hareketine karşı girişilen bu tür eylemler, Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi içindeki gerçekten “sosyalist” sayılabilecek gruplar arasında geniş bir hoşnutsuzluk uyardırdı. Bu gruplar, her ne kadar sosyal demokrasi ve Marksizm’e karşı idiyseler de, belirli bir sosyal espriye inanmakta ve Nazi Partisi’nin bunları savunacağını sanmaktaydılar. Ancak bunların tasfiyesinde de fazla bir güçlük çekilmedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nasyonal sosyalist ekonomi, tipik bir savaş ekonomisi (Wehrwirtschaft) idi. Bu ekonomi içinde iki temel hedef alınmıştı. Bunlardan biri istihdam, diğeri ise ekonomik büyüme idi. 1936’da Göring’de ifadesini bulacağı üzere nasyonal sosyalist ekonomi “kendine yetme”yi temel ilke edinmişti. Bu arada devlet yatırımları artırılmaya çabalanırken, özel girişim de özendirilmeye çabalanıyordu. Bu ekonomi politikası ve özellikle silahlanma girişimleri, büyük iş çevrelerinin beklentilerini yanıtlarken, orta sınıf gitgide geride kalmaktaydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nazi Partisi’nin programında ve propagandasında tekellere karşı savaş vaad ediliyordu. Buna karşılık Ekim 1937’de alınan bir kararla sermayesi 40,000 Dolar’dan ufak şirketlerin kapatılması yönüne gidildi. Bu karar çerçevesinde piyasadan çekilmek zorunda kalan şirket sayısı, piyasada çalışmakta olan şirketlerin %20’sinden fazlasıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha sonra alınan bir kararla da, yeni bir şirket kurulabilmesi için minimum 250,000 Dolar sermaye sınırı getirildi. Yani antitekel sloganlarla iktidara gelen nasyonal sosyalizm, doğrudan doğruya tekelcilik yapmakta ve tekellerin gelişimini desteklemekteydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ticaret yaşamı da devletin, yani Nasyonal Sosyalist Parti’nin kesin bir denetimi altına girmişti. Zaten ekonominin tümü merkezileştirilmişti. Alman ekonomisi “Alman Ekonomi Odası” adında bir örgüt içinde toparlanmıştı. 7 “Ulusal Ekonomi Grubu”, 23 “Ekonomi Odası”, 100 “Sanayi ve Ticaret Odası” ve 70 “El Sanatları Odası” doğrudan bu örgüte bağlanmıştı. Reichsbank’ın başına getirilen Dr. Schacht da kesin bir denetim mekanizması oluşturmuştu. İşçiler ise “Alman İşçi Cephesi” içinde örgütlenmişler ve partinin kesin denetimi altına girmişlerdi.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6378791332022285318-841101972417136563?l=kitap-odev.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kitap-odev.blogspot.com/feeds/841101972417136563/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6378791332022285318&amp;postID=841101972417136563' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6378791332022285318/posts/default/841101972417136563'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6378791332022285318/posts/default/841101972417136563'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kitap-odev.blogspot.com/2008/02/nasyonel-sosyalizm.html' title='Nasyonel Sosyalizm'/><author><name>murnes</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13562402893564206103</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6378791332022285318.post-4004054666400961081</id><published>2008-02-18T22:03:00.000-08:00</published><updated>2008-02-18T22:06:37.445-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ekonomi'/><title type='text'>Neo-Liberalizm</title><content type='html'>Klasik liberalizme reform getiren ve devletin daha aktif bir müdahalesini savunan ekonomist ve filozofların temsil ettiği düşünce akımıdır. Klasik liberalizm açık piyasaların gereğini ve üretim araçları-nın desantralize kontrolünü kişi hürriyetleri bakımından savunan toplumsal bir felsefedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Klasik liberalizmin babası John Locke’dur. Ancak öğretisinin bazı unsurlarını İ.Ö. 4. yüzyılda Romalı Stoacıların düşüncelerinde bulmak mümkündür. 1690 yılında yayınlamış olduğu “Second Treatise on Government” adlı kitabında Locke, kişi ile devlet arasındaki ilişkiler hakkında üç önemli kavram geliştirmiştir. Birincisi, sivil hükümetler kurulmadan önce kişiler, işbirliği içinde bulunan sosyal gruplaşmalar halindedir. İkincisi, kişiler, siyasi topluma girerken doğal bazı hakları beraberinde getirmektedir; bu haklardan ticari mübadelelerle vazgeçilemeyeceği gibi, devlet de bu hakları kaldıramaz. Üçüncüsü, hükümet, bu hakları himaye edemiyorsa veya buna istekli değilse, toplumun üyeleri bu hükümeti devirmekte ve daha etkili bir hükümet getirmekte haklı olurlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;18. ve 19. yüzyıllarda, ekonomistler, piyasalarda mevcut olan ve kendi kendini düzenleyen faktörler sayesinde kaynakların sürekli olarak en fazla değer verilen kullanımlara yöneldiğini ve ekonomik kalkınma sağladığını açıklamışlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Açık piyasaların, israfı kaldırmak ve tüketici isteklerindeki değişmeleri süratle&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt; cevaplandırmak Daha fazla...hususundaki rolüne ağırlık veren klasik liberaller, piyasaya girişi önleyen ve rekabeti sınırlayan tertiplere karşı çıkmışlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Klasik liberaller, belediye hizmetlerinin kurulmasına, mesleklere girmek için lisans mecburiyetinin konmasına, dış ticarete sınırlamaların getirilmesine, göçlere kota konmasına ve devlet kuvvetinin rekabeti önlemesine karşı çıkmaktadır. Bunlara rağmen klasik liberaller, tam “laissez faire” nin savunucuları değildir. Devletin yapmasını istedikleri şeyler milli savunma, polis kuvvetleri, sağlık, sanayi güvenliği liman ve baraj gibi yatırım projelerinin yapımı, yaratıcılığı teşvik etmek için patent sistemi, sağlam ve emniyetli bir paranı sağlanmasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Klasik liberalistler gibi neo-liberalistler de kişinin ekonomik ve manevi yükselmesini savunmaktadır. Klasik liberalistlerden farklı olarak neo-liberalistler, devletin piyasada fırsatlar yaratmak ve kişilerin, özellikle toplumun en fakir üyelerinin durumlarını düzeltmek için daha aktif bir rol oynamasını ileri sürmektedirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Jeremy Bentham, John Stuart Mill, T.H. Green, Alfred Marshall, A.C. Pigou, J. A. Hobson, John Dewey, John Maynard Keynes, John Kenneth Galbraith ve John Rawls gibi neo-liberalistler, gelirden ve servetten artan oranlı vergi alınmasını, devletin eğitim, sağlık, park ve şehir plancılığını finanse etmesini, çeşitli sanayilere sübvansiyon vermesini (marjinal bir arz birimi üretmenin sosyal maliyetinin sosyal faydasına eşit veya ondan büyük olması şartıyla), miras yolu ile intikal eden servetin vergilendirilmesini ve kaynak işsizliğini azaltmak için toplam talebin yönetilmesini savunmaktadırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neo-liberalistler, kişisel hürriyeti pozitif bir şekilde tanımlamakta ve sosyal reform için kanunların kullanılmasına karşı çıkmaktadırlar. Klasik liberalistlerden farklı olarak, neo-liberalistler kişilerin topluma doğal bazı haklarla girdiklerini kabul etmemektedir. Özel mülkiyeti, kişisel hürriyeti ve açık piyasaları en geniş kitleler için en büyük faydayı sağladıkları için savunmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uygulamada müdahalenin boyutlarını ve sınırlarını tespit konusunda sezgiyle hareket etmesine karşın, neo-liberalizm Batı demokrasilerinde son yüzyılda çok büyük etki yapmıştır. Ancak neo-liberalizm, zamanla sosyalist programlara yakınlaşmış ve sanayiyi millileştirmeye doğru kaymıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok az kontrol ile süratli sonuçlar sağlayan programlar, zamanla daha fazla kontrole ihtiyaç yaratmış, sanayinin millileştirilmesi kaçınılmaz olmuştur. Hükümet kontrolünün tırmanma eğilimi klasik liberalistler tarafından tahmin edilmiştir. 1944 yılında “The Road to Serfdom” adlı eserinde Friedrich A. Hayek ve 1951 yılında “Socialism” adlı eserinde Ludwig von Mises, müdahalenin bu şekli alacağını önceden tahmin etmişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müdahale sonucu kurulmuş olan bürokrasiler, ekonominin bir çok sahasında özel karar vermenin yerini almışlardır. Bunun sonucunda teşebbüs gayreti çok gerilemiş bulunmaktadır. Neo-liberalizm refah devletinin içinde bulunduğu karışıklık ortamında gerilememiş olsa bile, başlangıçtaki çekiciliğinden çok şey kaybetmiştir.&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6378791332022285318-4004054666400961081?l=kitap-odev.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kitap-odev.blogspot.com/feeds/4004054666400961081/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6378791332022285318&amp;postID=4004054666400961081' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6378791332022285318/posts/default/4004054666400961081'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6378791332022285318/posts/default/4004054666400961081'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kitap-odev.blogspot.com/2008/02/neo-liberalizm.html' title='Neo-Liberalizm'/><author><name>murnes</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13562402893564206103</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6378791332022285318.post-6941970548523388793</id><published>2008-02-17T20:40:00.000-08:00</published><updated>2008-02-17T20:42:24.080-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sosyoloji'/><title type='text'>MATERYALİZM</title><content type='html'>Materyalizm (İng. Materialism, Fr. Materialisme, Alm. Materialismus)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En geniş anlamıyla materyalizm varolan her ne ise tamamiyle maddi olduğunu ya da en azından maddi olana bağlı bulunduğunu ileri sürer. (Materyalizm daha genel biçimiyle bütün gerçekliğin temelde maddi olduğu daha özel biçimiyle de insan gerçekliğinin maddi olduğunu ileri sürer) . Marksist gelenekte normal olarak daha zayıf ve indirgemeci olmayan bir materyalizm varolmuş, ancak kavram çeşitli biçimleri altında ortaya konmuştur. Aşağıdaki tanımlamalar öncelikle terminolojiye açıklık getirecektir. Felsefi materyalizm Plehanov 'u izleyerek tarihsel materyalizmden, Lenin 'i izleyerek bilimsel materyalizmden genel olarak ayırdedilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Felsefi materyalizm;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1- Toplumsal olanın biyolojik (ve daha genel olarak fiziksel) olana tek yönlü bağımlılığını ve birincisinin ikincisinden doğduğunu ileri süren varlıkbilimsel (ontolojih) materyalizmden,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2- Bilimsel düşüncenin en azından bazı nesnelerinin bağımsız varlığını ve olguları dönüştürücü etkinliği olduğunu ileri süren epistemolojik materyalizmden,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3- Toplumsal biçimlerin yeniden üretim ve dönüşümlerinde insanın etkin aracılığının belirleyici rolü olduğunu ileri süren pratik materyalizmden oluşur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarihsel materyalizm, kadın ve erkeğin doğal (fiziksel) varlıklarının ya da daha genel olarak emek sürecinin üretim ve yeniden üretiminin insanlık tarihinin gelişiminde nedensel üstünlüğü olduğunu ileri sürer. - Bilimsel materyalizm, (toplumsal olanını da içeren) gerçeklik ile ilgili bilimsel inançların (değişen) içeriği ile tanımlanır. "Materyalist dünya görüşü" denilen şey (örneğin bilim yanlısı bir tutumu, ateizmi vb. içerebilen), (tarihsel olarak değişen) daha gevşek ve genel &lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;olan pratik inanç ve tutumlardan, bir Weltanschauung'dan (dünya görüşü) oluşur. Bu madde esas olarak felsefi materyalizm ile ilgilidir, tarihsel materyalizm ile olan ilgisi ancak özet biçimde verilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Marx 'ın "materyalist tarih anlayışı 'nın felsefî açıdan başlıca önemli noktaları şunlardır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   &lt;br /&gt;    a. toplumsal yaşamda düşüncelerin öncelikle özerkliklerinin daha sonra da üstünlüklerinin reddi; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    b. soyut felsefî düşüncenin tersine yöntemsel olarak somut tarihsel araştırmaya bağlılık;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    c. toplumsal yaşamın üretim ve yeniden üretiminde insan etkinliğinin (praxis) merkezi rolünün kavramlaştırılması, buradan hareketle;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   d. insanlık tarihinde toplumsal ilişkilerin dolayımının ve doğanın dönüştürülmesinin nedeni olarak emeğin öneminin vurgulanması;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   &lt;br /&gt;   e. Marx 'ın türsel bir hümanizm olarak anlaşılmış bir doğalcılığı savunarak insanı temelde doğa ile birliği içinde kavradığı erken dönem (özellikle Ekonomik ve Felsefi Elyazmaları) yazılarının dışavurumculuğundan; insanı temelde doğaya karşı ve onun egemeni olarak kavradığı orta ve geç dönem yazılarının teknolojik Prometheusçuluğa doğru değişme göstererek insan açısından doğanın anlamını vurgulaması; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   f. bütününde Marx 'ta insan-doğa ilişkisini içsel olarak -insanin temelde doğaya bağımlı olması ancak doğanın temelde insandan bağımsız olması biçiminde- simetrik olmayan bir şekilde ele aldığı, bilimsel GERÇEKÇİLİK'e doğru göreceli olarak gelişen bir bağlanma ve gündelik gerçekliğe sürekli bir bağlanış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yalnızca (c) maddesi Marx 'ın yeni pratik ve dönüştürücü materyalizmi, burada ayrıntılı olarak gözönüne alınabilir. Marx 'ın bu materyalizmi, insanın saf hayvan varlığından ya da etkinliğinden çifte bir özgürlükle ayrıldığı görüşüne dayanır; güdüsel belirlenmeden bağımsızlığı ve planlı, önceden dolayımlanmış bir biçimde üretimde bulunma özgürlüğü. Bu kavramlaştırmanın genel karakteri en özlü anlatımını Feuerbach Üzerinde Tezler 'de (8. tez) bulur; "Bütün toplumsal yaşam temelinde pratiktir. Teorinin gizemciliğine yol açan bütün anlaşmazlıklar akılcı çözümlerini insan pratiğinde ve bu pratiğin kavranılmasında bulurlar." Geleneksel, tefekkürcü materyalizmin edilgin, tarih-dışı ve bireyci özelliği ile/ ve klasik Alman idealizminin yalnızca idealize edilmiş ve yabancılaşmış bir biçim altında sunulmuş olarak değinip geçtiği toplumsal yaşamdaki dönüştürücü etkinlik ya da pratiğin rolü, Feuerbach Üzerine Tezler'in ikili ana temasını oluşturur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Marx'ın, Hegel 'in Aklın Fenomenolojisi 'ni eleştirisinin özünün; Hegel 'in nesnelleşme ve yabancılaşmayı, nesnelleşmenin varolan (mevcut), tarihsel olarak özel, yabancılaşmış biçimlerini, bir Mutlak Özne'nin kendine yabancılaşmasının momentleri olarak kavrayarak, aynı anda bu kategorileri akılcı bir biçimde değiştirerek ve tamamen insani yabancılaşmamış nesnelleşme olanağının da yolunu tıkamakla tanımladığına ve karıştırdığına ilk ' dikkati çeken Genç Hegel'de Lukâcs olmuştur. ! Fakat bir defa bu ayrım, Marx 'ın kendi "nesnellik" kavramını kullanımında ve bu kavramın soy özellikleri taşıdığı konusunda üçlü bir kuşku yaratmıştı; bunun aydınlatılması en azından Feuerbach Üzerine Tezler'den bu yana Marx'ın materyalizmi için temel özellik haline gelmektedir. Şöyle ki, 1. tez, açık bir biçimde ayrıntılandırmasa da, (a)nesnellik ya da dışsal olan ' ile, bir öznenin üretimi olarak nesnelleşme (b) arasında bir ayrıma işaret eder ve 6. tez, toplumsal biçimlerin yeniden üretim ya da dönüşüm süreci olarak (b) ve (c) nesnelleşmeleri arasında bir ayrımı gerektirir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birinci tez Marx 'ı gerek şeylerin düşünceden bağımsızlığının materyalist kavranışı ve gerekse düşüncenin bir etkinlik olarak idealist kavranışının her ikisini de doğrulamaya ve böylelikle de (a) ile (b) arasında ya da Grundrisse'nin Giriş bölümündeki terminoloji ile söylersek, gerçek nesneler ile düşüncenin nesneleri arasında, ya da modern bilimsel gerçekçiliğin terminolojisi ile, bilginin fiili nesneleri ile bilgi üretiminin nesne edinme süreci ya da etkinliği arasında bir . ayrım yapmaya yöneltir. Bu ayrım bize, toplumsal alanda epistemolojik bir biçimde olduğu kadar ontolojik olarak da oluşturucu olan toplumsal pratiğin Marx için doğal bilimlerin nesnesi ' değil bir koşulu olduğunu anlamamıza olanak verir. Buraya kadar söylenenlerin ışığında görülen odur ki, Marx 'ın idealizme olan itirazı; geleneksel materyalizm insanın bilgi üretimindeki etkin rolünü bilgi üretiminin nesne edinme boyutundan soyutlarken, idealizmin, bağımsız: gerçeklik düşüncesini (bilgi üretiminin) fiili boyutundan gayri meşru bir biçimde soyutlamakta olmasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Altıncı tez açık bir biçimde, Feuerbach'ın hümanizmi üzerine kurulmuş olan bütün bireyci ve özcü toplum teorilerinin bir eleştirisini yapar ve Feuerbach'ın insanın tarihsel olarak gelişen toplumsallığının, kötülüklere karşı gerçek anahtar olduğu yolundaki antropolojik açıklamalarını tecrit eder. Ve bu tez, (b) ile (c) arasında; insanın amaçlı etkinliği ile bu etkinliğin koşulları ve aracısı olarak verili olmakla birlikte ancak (kendisi de) bu amaçlı etkinlik içinde yeniden üretilmiş ve dönüştürülmüş önceden varolan tarihsel olarak belirlenmiş toplum biçimlerinin yeniden üretimi ve dönüştürülmesi arasında bir ayrımı gerekli kılar. Bilinen nesnelerin birliğinin iki görünümü olarak (a) ve (b) arasında uygun bir ayrım meydana getirmedeki başarısızlık bir yandan epistemolojik idealist eğilimlere (Lukâcs ve Gramsci'den Kolakowski ve Schmidt 'e kadar, (a)'nın (b)'ye indirgenmesine), öte yandan geleneksel materyalist eğilimlere (Engels ve Lenin'den, Della Volpe 'ye ve "yansıtma teorisi"nin çağdaş örneklerine kadar, (b)'nin (a)'ya indirgenmesine) yol açmıştır. Dönüştürücü etkinliğin birliğinin iki görünümü olarak (ya da praxis ile yapının ikiliği olarak) (b) ve (c) arasında uygun bir ayrım meydana getirmedeki başarısızlık da bir yandan sosyolojik bireycilik, iradecilik, kendiliğindencilik vb. ile (örneğin Sartre 'da olduğu gibi, (c)'nin (b)'ye indirgenmesi), öte yandan determinizm, şeyleşme, hipoztaslaştırma vb. ile (örneğin Althusser 'de olduğu gibi (b)'nin (c)'ye indirgenmesi) sonuçlandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;9. ve 10'uncu tezler özellikle Marx 'ın kendi yeni ve eski materyalizmleri arasındaki farklılıklarla ilgili kavramlaştırmasını ortaya koyar: "duygusallığı pratik etkinlik olarak kavramayan bu materyalizmle ulaşılan en yüksek nokta, tek tek bireylerin ve sivil toplumun üzerine (derin) düşünüştür (tefekkür) "Eski materyalizmin bakış açısı sivil toplumdur, yeni materyalizmin bakış açısı ise insan toplumu ya da toplumsal insanlıktır". Geleneksel materyalizmin problem alanı soyut bir tarih dışı bireycilik ve evrensellik üzerine kuruludur; birbirleriyle ve ortak doğallaşmış kaderleriyle dışsal ve içsel olarak ilişkili yalıtık durumdaki R. Crusoe'lar. Marx için bu kavramlaştırma epistemolojinin geleneksel sorunlarının ve genel olarak FELSEFE'nin temelini oluşturur. Maddi pratikten kopmuş tefekkürcü (düşünceye dalmış) bilinç için, kendi bedeniyle, diğer akıllarla, dışındaki nesnelerle ve hatta kendi geçmiş durumlarıyla olan ilişkisi problematik hale gelir. Fakat ne bu felsefi sorunlara ne de buradan çıkan pratik sorunlara saf teorik bir terapi ile çözüm bulunamaz. Örneğin, "bu düşüncelere yol açmış olan koşuları ortadan kaldırmak için kişinin kendi kafası dışında yalnızca birkaç fikir edinmek zorunda olduğu"na inanan (Alman İdeolojisi, cilt I, bölüm III) Genç Hegelci Stimer'in aksine "teorik karşıtlıkların çözümü yalnızca pratik bir biçim- de olanaklıdır ve bundan ötürü bir bilgi görevi değil, gerçek yaşamın görevidir; çünkü felsefe bu görevi yalnızca teorik bir görev olarak kavradığı için çözümsüz kalır" (Ekonomik ve Felsefi Elyazmaları, 3'üncü elyazması) . Bu nedenle "filozoflar dünyayı çeşitli biçimlerde yalnızca yorumladılar, sorun onu değiştirmektir" (11. Tez). Engels'in, daha sonraki felsefi yazmalarındâ özellikle Anti-Dühring'de Lııdwig Feuerbach'ta ve Doğanın Diyalektiği 'nde ayrıntılı bir biçimde ele aldığı materyalizmin daha çok kozmolojik evrendoğum (kozmoloji) yönüne verdiği bu abartılı önemi anlamak zordur. Bu konu yalnızca İkinci Enternasyonal'in önderlerinin (Bernstein, Kautsky, Plehanov) teorik formasyonlarında kesin bir moment oluşturmakla kalmamış, daha sonraları DIYALEKTIK MATERYALIZM diye bilinecek görüşün doktriner çekirdeği olarak sonraki çok sayıda tartışmanın etrafında döneceği merkezi de oluşturmuştur. Pozitivist ve evrimci (özellikle toplumsal Darwinizm) görüşlerin oluşturduğu bir bağlam içinde yazdığı yazılarda Engels ; (a) mekanik ve "metafizik" materyalizme karşı dünyanın değişmeyen ve durağan şeylerden değil, karmaşık süreçlerden oluştuğunu ve (b) indirgemeci materyalizm karşı, akli ve toplumsal biçimlerin (özünde maddi dünyanın [olanın] en yüksek ürünü olarak), maddi dünyaya (olana) indirgenemeyeceği ama ondan doğduğunu savundu. Lenin 'in Materyalizm ve Ampiriokritisizm'inin dolaysız hedefi Bogdanov gibi Bolşevik yoldaşları arasında hızla yayılmakta olan Mach 'ın pozitivist düşüncesiydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerek Engels gerekse Lenin , materyalizm ve idealizmin karşılıklı olarak birbirlerini dışarıda bırakan ve tam anlamıyla açıklığa kavuşmuş kategoriler olarak ele alındıkları çok sayıda değişik nosyonlarını kullanmaktadırlar ve genel olarak materyalizmin ontolojik ve epistemolojik tanımlamalarından, sanki bunlar dolaysız bir biçimde eşitlenebilirlermiş gibi söz etmektedirler. Ancak maddi olanın insan düşüncesinden bağımsızlığı, tek başına onun varlık alanında nedensel üstünlüğünü gerektirmez; bu, Platon'un Aquinas'ın ve Hegel 'in nesnel idealizmi ile tutarlıdır. Yukarıdaki (a) ve (b) maddelerinin -eğer akıl maddi olandan doğmuş ise o zaman bilginin olanaklılığının Darwinci bir açıklaması yapılabilir ve ter- sine olarak, tam ve tutarlı bir gerçekçilik erişilemeyen bir doğanın içine yerleşmiş doğal nedensel bir araç olarak insan anlayışını gerektirir- özsel olarak birbirlerine bağlı olduklarını ileri sürmek kesinlikle olanaklıdır. Ancak ne Lenin , ne de Engels bu bağlantıyı doyurucu bir biçimde açıklamışlardır. Engels'in ana vurgusunun ontoloji üzerine, Lenin'in.ise epistemoloji üzerine olduğu kuşku götürmez; ve bunları aşağıda olduğu gibi göstermek olanaklıdır: doğal dünya aklın ya da bilincin bütün biçimlerine önceldir ve nedensel olarak bağımsızdır, tersi değil (Engels). bilinebilir olan dünya (sonlu ya da sonsuz) her tür akıldan bağımsız olarak vardır, tersi değil (Lenin). Engels 'in materyalizminin dikkate değer bir özelliği, şüpheciliğin pratik olarak yanlışlanması üzerindeki vurgusudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğerlerinin arasında Dr. Johnson, Hume ve Hegel 'in düşünce yolunu izleyerek Engels -bazı betimlemeler altında ya da başka bir yoldan bilinen bağımsız bir gerçeklik düşüncesine bağlanışın askıya alınması anlamında- şüpheciliğin kabul edilebilir olmadığını ya da ciddiye alınamayacağını ileri sürmüştür. Ner ne kadar teorik olarak ele geçirilemez olsa da, şüphecilik pratik (Engels buna, Gramsci 'nin daha sonraları teorik olarak tam bilinçlilik kav- ramında dolaylı bir biçimde ifade ettiği gibi, şüphecilerin kendi dil pratiklerini de ekleyebilirdi) özellikle "deneyim ve çalışına" tarafından sürekli olarak yalanlanmakta ya da onunla karşıtlık içine girmekteydi. "Eger dogal bir süreçle ilgili yapmış olduğumuz kavramlaştırmanın doğruluğunu, onu kendimiz için yapmakla ka- nıtlama yeteneğinde isek...o zaman "kendinde şeyin" Kantçı kavranamazlığına bir son verilir" (L. Feuerbach bölüm II.). Engels 'te felsefenin pozitivist bir kavranışı ile bilimin metafizik kavranışı arasında (hemen bütün yazılarına sinmiş olan) bir gerilim varken, Lenin , felsefenin tarihsel materyalizm ve genel olarak bilimler ile olan ' ilişkisinde görece özerk bir Lockecu ya da emekçi rolünü açıkça kabul eder. Buna;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1.felsefi bir kategori olarak madde ile bilimsel bir kav ram olarak madde arasında açık bir ayrımın yapılması,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2.partinost (partizanlık) doktrininde, ? felsefi müdahaledeki pratik ve çıkar özellikleri- nin vurgulanması,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3. bilimsel değişme ile ILERLEME düşüncesinin, "göreli" ve "mutlak" HAKIKAT arasındaki yrım içinde uzlaştırılma (ve normatif olarak hem dogmatizme hem de şüpheciliğe karşı çıkma) çabası eşlik eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diyalektik materyalist geleneğe damgasını vuran, doğa DIYALEKTIK'i ile yansıtmacı bir bilgi teorisinden oluşan bir karışımdır. Her ikisi de, aynı zamanda bunların karşılıklı tutarsız olduklarını da savunduğu BATI MARKSIZMI'nin kaynak metni olan Tarih ve Sınıf Bilinci'nde Lukâcs tarafından reddedilmiştir. Nesnelliği, tarihte sonuşmaz bir biçimde yaklaşılmış ancak nihaî olarak yalnızca komünizmde gerçekleşecek olan evrensel bir özneler arasılığa göre yeniden tanımlayan Gramsci ("Tarihsel Materyalizm" de) vurgunun kökeni metafizik olan ikinci kavrama ("materyalizm") değil, birinci kavram ("Tarihsel") üzerine konulması gerektigi unutulmuştur" diyerek Lukâcs'dan daha da ileri gitmiştir. "Praxis felsefesi, mutlak "historisizm", mutlak lâikleşme ve düşüncenin dünyevileşmesi, tarihin mutlak hümanizmasıdır" (Gramsci 1971, s.465). Batı Marksizminin diyalektik motiflere yakınlık duymuş olduğu yer onun materyalizme karşı olduğu yerdir. Örneğin Sartre için "materyalizmin hiçbir çeşidi" insanın tarihsel durumunun kesinlikle ayırdedici niteliğini oluşturan"... (özgürlüğü) hiçbir zaman açıklayamaz" (Sartre 1967, s.237). Öte yandan Batı Marksizminin materyalist olduğunu ilan ettiği yer, genellikle &lt; ve Volpe Della&gt;'de olduğu gibi özel olarak epistemolojik yanıdır; ve ontolojik sorunlardan söz açıldığında Timpanaro'nun ( 1976), toplumsal yaşamda özel olarak biyolojik "üst yapının" ve doğanın rolü- nün önemi üzerine vurgulamasında olduğu gibi tartışmalar ontolojide düşünceden yoksun bir ampirizm tarafından sıklıkla bozulmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her materyalizm tartışmasında, gizli bir "maddenin tanımlaması" sorunu vardır. (Şüphesiz doğal bilimi de içeren) toplumsal alanla sınırlı ve maddenin "toplumsal pratik" anlamında anlaşılmış olduğu Marx'ın pratik materyalizmi için özel bir zorluk doğmaz. Fakat Marksist materyalizm Engels 'ten bu yana daha genel savlara sahiptir, ve şu anki zorluk; eğer maddi şey süre durumsal olarak (bir) boşluğu işgal etme yeteneğine sahip, duyusal olarak teşhis edilmiş ve yeniden teşhis edilmiş bir varlık olarak kabul edilirse, o zaman her ne kadar teşhisleri maddî şeylere bağımlı olsa da, bilimsel bilginin çok sayıdaki nesnesi besbelli maddi-olmayandır. Hiç kuşkusuz, eğer biri bilimsel ve felsefî ontolojiler arasında ayrım gözetirse, Lenin 'in kabul ettiği gibi bu türden düşüncelerin felsefi materyalizmi yanlışlaması gerekmez. Ancak bunun içeriği nedir? Kimi materyalistler bilim aracılığı ile dünyanın bilinebilirliğinin tüketilebileceği düşüncesini kabul etmişlerdir. Ancak bunun temeli nedir? Bu yengin bilişsel tutum insan merkezli ve bu nedenle de idealist bir kibir gibi görünmektedir. Öte yandan bilinebilecek olan her ne ise bilim tarafından bilinmek zorundadır gibi daha ılımlı bit varsayım, eğer bir totoloji değilse, belirli araştırma alanlarında materyalizmin gerçekliğini doğalcılığın olanaklılığı yerine geçirir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu nedenlerden ötürü, materyalizmin bazılarına; yan betimleyici tezlerden oluşan felsefi bir tutumdan veya da daha özel olarak; (a) -örneğin Tanrının varlığına, ruha, formlara, düşüncelere, görevlere, mutlak'a ya da bilimin olanaksızlığına (veya ikincil durumda olduğuna), dünyevi mutluluğa vb.ye dair- bir yığın ayrıntılı geleneksel felsefî önerme olarak ve (b) bu tür felsefî ayrıntıların, yanlış ya da uygun olmayan bilinçlilik ya da IDEOLOJI'nin biçimleri olarak bilimsel açıklanışlarına bir bağlanışın olmazsa- olmaz temeli olarak kabul edilmesinden daha çok bir kaldıraç konumu (prise de position), bir pratik anlamlandırma (konumlandırma) olarak ele alınması çekici gelebilir. Bununla birlikte böyle bir (anlamlı) konumlandırma; hem bilim- sel ya da benzeri pozitif bir durumu önvarsayar ve hem de normatif olarak temellendirilme talebinin ilke olarak savunulması çok zordur. Bu nedenle materyalizmin pragmatik yeniden oluşumunun onun betimleyici karakterini geliştirmesi güçtür. Her iki durumda da bir meşruiyet sorunu vardır. Gerçekte materyalizmin, bilim ve bilimsellik bakımından meşru gösterilmesi, kendiliğinden materyalizm olarak meşru göstermekten daha kolay olabilir: ve belki de yalnızca böyle bir özel açıklama (Feuerbach Üzerine 2'nci tezdeki) Marx 'ın hipoztaslaştırılmış ve soyut düşünce eleştirisi ile tutarlıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lukâcs-sonrası Marksizm için, Marx 'ın öncülleri ile Engels 'in çıkarımlarının karşı kargıya getirilmesi tipik bir olgudur. Ancak bilimin çağdaş gerçekçi yeniden oluşumlarında bunların inceltilmiş biçimleri arasında bir tutarsızlık yoktur. Nitekim doğanın pratik araştırılması olarak bilim düşüncesi bağımsız biçimde varolan ve olguları dönüştürmede etkin gerçek yapıların, aygıtların, süreçlerin, ilişkilerin ve alanla- rın antropolojik olmayan bir ontolojisini gerektirmektedir. Üstelik böyle bir aşkın gerçekçilik, eger sözde kalmazsa, kısmen de olsa Engels'in "İki Büyük Kamp Tezi'nin ruhunu korumaktadır. Şöyle ki; (a) varlığın, "epistemik aldanmanın" iki varyantı olan deneyim ve akıl içinde, insani bir niteliğe indirgenmesindeki ortak yanlışlarına (birarada) işaret ederek ve (b) epistemolojik olarak, nesnel idealizmin öznel idealizmin şeyleşmiş olgularını önvarsaymasında ve ontolojik olarak da öznel idealizmin nesnel idealizmin hipoztaslaştırılmış düşüncelerini önvarsaymasındaki - sistematik karşılıklı bağımlılıklarını ortaya sererek; öyle ki öznel ve nesnel idealizmin kendilerine özgü yapılan üzerine bir araştırma ile bunların iki yüzlü Tanrı efsanesinde olduğu gibi (Janus) ampirik kesinlik/kav- ramsal doğruluk biçimde aynı ikiligi taşımakta oldukları görülebilir; aşkın gerçekçilik, hem öznel idealizmin ampirik gerçekçiliğine hem de nesnel idealizmin kavramsal gerçekçiliğine karşı çıkmaktadır. Aynı zamanda tarihsel araştırmada Engels'in, bilimsel bilgideki ve daha genel olarak toplumsal yaşamdaki değişiklikler çevresinde oluşan mücadeleler bağlamında materyalizm ve idealizmin uzlaşmaz diyalektik çelişkileri olarak birbirleriyle ilişkide oldukları görüşüne bazı dayanaklar sağlamaktadır. Son olarak, materyalizmin aşkın gerçekçi bir açıklamasının, doğalcı bir konumlandırmayı ortaya çıkartan güçlerle uyum halinde olduğu belirtilmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu son değerlendirmenin önemi şuradadır; Marx ve Engels 'ten bu yana Marksizm, idealizme bayağı ve (vülger), indirgemeci ya da "diyalektik-olmayan" örneğin tefekkürcü (Marx) ya da mekanik (Engels) materyalizme karşı ikili bir polemik yürüttü. Ve karakteristik bir biçim- de idealizm tarafından kutsanmış olan bazı konuların doyurucu bir "materyalist dökümü ya da eleştirisini hazırlama projesi, pratikte idealizmin çok daha doyurucu olarak yapmış olduğu bir ikiciliğe yeniden geri dönmeden -karakteristik materyalist karşılık- çoğunlukla (örneğin felsefenin bilime, toplum ya da aklın doğaya, genelin özele, teorinin deneyime, insan etkinliğinin ya da bilincinin toplumsal yapıya) indirgemecilikten kaçınma çabası olarak sonuçlandı. Bu da genellikle iki cephede bir savaşı zorunlu kıldı; - çeşitli nesnelcilik çeşitlerine, örneğin meta- fizik, bilimcilik, dogmatizm, determinizm, şeyleşme'ye karşı ve öznelciliğin biçimsel olarak karşıt olan ancak gerçekte birbirlerini tamamla- yan türlerine, örneğin pozitivizm, bilinemezcilik, şüphecilik, bireycilik, iradecilik'e karşı bir savaş. Marksist materyalizmin bu tarihsel ilişkiler arasında aracılık yapmaya ya da basit bir Hegelci sentezde bulunmaya çalıştığını düşünmek bir yanlış anlama olacaktır. Ortak sorunsallarını dönüştürürken, eski uzlaşmaz ortaklıklarının hem yanlış hem de kısmi kavranışlarının her ikisinin de, yeni ve üstün bir bakış açısından eleştirel rehavete terkedildiklerini düşünmek daha doğru olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(1)-(3)'ün hiçbiri, felsefi bir konum ile ampirik bir bilim arasındaki ilişkilerden beklenen tarihsel materyalizmi vermez. Öte yandan tarihsel materyalizmin kökleri ontolojik materyalizmde bulunur, yani bilimsel gerçekçi bir ontoloji ve epistemolojiyi önvarsayar ve pratik materyalizmin niteliksel ve özenli bir açıklanışından oluşur. Burada yalnızca ilk sorun daha ileri bir biçimde yorumlanabilir. Marx da Engels de tarihsel materyalizmi yan biyolojik görüşlerin yardımıyla savunma eğilimindeydiler. Alman İdelolojisi'nin I. cildi 1. bölümü nde şunları söylediler: "Bütün insanlık tarihinin ilk koşulu elbette yaşayan insan bireylerin varlığıdır. Şu halde tespit edilecek olan ilk olgu bu bireylerin fıziksel örgütlenmeleri ve onların doğanın geri kalanıyla olan ilişkileridir... (İnsanlar), fiziksel örgütlenmeleri tarafından koşullanmanın bir adımı olan varolma araçlarını üretmeye başlar başlamaz kendilerini de hayvanlardan ayırdetmeye başlarlar." Bununla birlikte Marksistler, tabir caizse doğanın insanoğluna yeniden el koyduğu (ekolojide, sosyal biyolojide vb. de incelenen) biçimleri tamamen bir yana atarak, esas olarak insanoğlunun doğaya el koyma biçimini betimleyen doğa-toplum ilişkilerinin yalnızca bir yönünü, yani teknolojiyi gözönüne almışlardır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6378791332022285318-6941970548523388793?l=kitap-odev.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kitap-odev.blogspot.com/feeds/6941970548523388793/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6378791332022285318&amp;postID=6941970548523388793' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6378791332022285318/posts/default/6941970548523388793'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6378791332022285318/posts/default/6941970548523388793'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kitap-odev.blogspot.com/2008/02/materyalizm.html' title='MATERYALİZM'/><author><name>murnes</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13562402893564206103</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6378791332022285318.post-821390640205497788</id><published>2008-02-17T20:39:00.000-08:00</published><updated>2008-02-17T20:41:31.399-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tarih'/><title type='text'>Osmanlı'da Borçlar Meselesi ve Duyun-u Umumiye İdaresi</title><content type='html'>OSMANLI  İMPARATORLUĞU EKONOMİK YAPISINA GENEL BİR BAKIŞ&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Osmanlı ekonomisi, “kapitülasyonlar ve dış borçlar gibi uzun tarihsel süreçler sonunda, Avrupa ülkelerinin denetimi altına girmişti”. [1]Kapitülasyonlar, gümrüklerde koruma önlemleri alınmasını engellerken, dış borçlar da ekonominin tam bir batışa yönelmesine yol açmıştı. Aslında “kapitülasyonlar, Haçlı Seferlerinden beri, Akdeniz ticaretinin ayrılmaz bir parçasıydı. Haçlı ordularından arta kalan serüvenciler, Doğu Akdeniz'de yerleşmişler ve ticaretle uğraşmaya başlamışlardı. Bunlara, çeşitli vergi indirim ve bağışıklıkları ve kendi mahkemelerini kurma gibi türlü ayrıcalıklar tanınmıştı”[2] Osmanlılar, Akdeniz çevresine yayılan imparatorluklarını kurmadan önce, kapitülasyonlar bu bölgenin kurumsal nitelikleri arasına girmişti. Bu nedenle imparatorluğun oluşması sırasında, çöküşü hazırlayacak öğelerden biri olan kapitülasyonlar da, bölgenin öteki nitelikleriyle birlikte Osmanlılar tarafından devralındı. XIV. Yüzyıl başlarında Anadolu’ya gelip yerleşen,yükselen ve büyük devlet kuran, dünya imparatorluklarından biri olarak önemli bir yer işgal eden Osmanlı Devleti,ulaştığı medeniyet seviyesi ile döneminin en ileri örneğini vermektedir. Siyasi ve idari teşkilatında en muntazam sistemini kurmuştur. Bu muntazam lığı ekonomik ve kültürel seviyesinde de devam etmiştir.[3] &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Osmanlılar tarafından ilk kapitülasyonlar, Fatih Sultan Mehmet eliyle Venediklilere verilmişti. Osmanlılar, kapitülasyonları, önceleri, Avrupa'da izledikleri dış siyasetin bir aracı olarak kullandılar, örneğin; Kanunî Sultan Süleyman, Osmanlılara saldırmak için oluşturulacak bir Hıristiyan birliğini önlemek amacıyla, Almanlara karşı Fransızlar! desteklemiş ve onlara birtakım ayrıcalıklar vermişti. “Akdeniz ticaretine ilişkin bu ayrıcalıklar, daha sonra, Yeni Dünya bulununca, bölgedeki &lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;ekonomik etkinlikleri canlı tutmak amacıyla genişletilmiş ve yaygınlaştırılmıştı”.[4] Osmanlı Devleti’nde ekonominin temeli tarımda ki teknolojide üretim bazında öküz ve karabasan,kara ulaşımında at,eşek gibi hayvanlar ve denizde de kadırga ve kalyonlar hakimdi.İleri seviyeye ulaşan bu ekonomiyi denetlemek ve sürekliliğini sağlamak gerekiyordu. Bu da hakimiyet altında olan toprakların denetimiyle birlikte işgücünü arttırmak için sürekli yayılmacı savaşlara gidilmesine  ve toplumda huzurun sağlanması için  sistemin kontrolüne yol açıyordu.[5] İmparatorluğun ekonomisi taşradaki askeri örgütlenme ile düzenleniyor ve ekonomik fazlaya böylece el konuyordu. Ülke içinde sultana ait topraklar yanında,yönetici sınıfın ayrılığı, önceleri vergi toplayıp devlete hizmet ise  de sonrada genişletip tımar adı altında verilmiştir.[6] Osmanlı  Devleti’nin gelirlerine baktığımız zaman,iltizam esasına dayalı eyaletlerden gelen gelirler,cizye,hayvan vergisi ve savaş sırasında konulan olağan dışı vergiler olup, ayrıca zanaatkarlar ve tüccarlarla ilgili düzenlemelerden oluşan Pazar ve gümrük vergisi olduğunu görüyoruz.[7]&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;            XVII.ve XVIII.yüzyılda ortaya çıkan iktisadi bunalım ile birlikte iki eğilim ortaya çıkmaktadır. Toprakta tımar sisteminin çözülmesi, vergi gelirleri toplamında iltizam usulünün gitgide daha çok kullanılması, varlıklı yerel ayanların türeyişi ile ekonomik fazlanın denetiminin adem-i merkeziyetleşmesi devletin iktisadi bunalımını başlatan unsurlardır. Bunların meydana gelmesinde de iç ve dış etmenler önemli olup, ticaret yollarının değişmesi, vergiden alınan karların düşmesi başta gelmektedir.[8] Nüfus artışı ve Avrupa’nın askeri alanda elde ettiği gelişimin etkileri de tüm sistemi saran bu bunalımın şiddetlenmesine yol açtı.[9] &lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Bu arada, askerî bakımdan güçlenen Avrupa ülkeleri, askerî güçleriyle orantılı olarak artan siyasal etkilerini, ekonomik, ticarî ve hukuksal ayrıcalıklarını çoğaltmak için kullanmaya başlamışlardı.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Sonuç olarak, Batının gerçekleştirdiği sanayi devriminin dışında kalan Osmanlılar, yarı-sömürge durumuna düştüler. Pamuk'un  “"çevreleşme" dediği bu süreç sonunda imparatorluk, gümrük duvarları ve vergi organları üzerinde bile denetimini yitirdi”.[10] Bu ayrıcalıklara ek olarak dış borçlar da Osmanlı ekonomisini büyük bir baskı altında tutuyordu. Bu baskı, sonunda ekonomik ve malî yıkıma kadar gitti. 19. yüzyılın ortalarına doğru, Osmanlılar kendi imparatorlukları üzerindeki denetimlerini bütünüyle yitirmişlerdi, “İngiliz Elçisi Sir Stratford Cunning, imparatorluğa kendisinin önerdiği yenilik atılımlarının (reformların), malî olarak desteklenmesi için dış borçlanmaya gidilmesini öğütlüyordu”[11]. Padişah ve vezirleri, ilk başta, malî bağımlılığın, siyasal bağımlılığa yol açacağı kaygısı içinde bu öğüde uymak istemediler. Fakat sonradan, 1852 yılında, ilk dış borç anlaşması yapıldı. İlk ortaya çıkış şekliyle ele alınacak olursa, ülkemizin dış borç krizleriyle karşı karşıya kalması hiç ummadığı bir zamanda  ve şartlarda olmuştur.[12] “Kırım Savaşı'ndan sonra da, 1854'ten başlayarak tahvil karşılığı borçlanmalar sürekli bir yükselme gösterdi”[13]. Osmanlı ekonomisinin yapısı ve kötü yönetilen hazine, bu yükselmenin ardında yatan nedenler arasındaydı. Osmanlılar için bir başka kısırdöngü başlamıştı. Osmanlı Maliye Nezareti, 6 Ekim 1875te bir ilan yayınlanıp bütçe açığının 5.000.000 lirayı ve hükümetin 5(beş) yıl süreyle bu borç faizlerini ödemeyi durdurduğunu açıklamıştır. Borçların bir bankalar kuruluna devredileceğinin açıklanması ise Düyûn-ı Umûmiye İdaresi’nin ayak sesleri olurken, siyasi gücü ve prestiji bitmiş olan Osmanlının da itibarı yok oluyordu. Bu ise, Osmanlı İmparatorluğu’nun iflasının ilanıydı.[14]&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;            Osmanlı Devleti’nin ilk dış borçlanma teşebbüsü gibi, ilk iç borçlanma teşebbüsü de XVII. yy. da gerçekleşmiştir. Osmanlı maliyesinin savaş ve maaşlar için XVII. yy’da giriştiği iç borçlanma yarım kalmış, yine aynı amaçla 1683’ten sonra ülke çapında 327 milyon 500bin akçelik bir iç borçlanma (imdad-ı seferiye) teşebbüsüne girişilmiştir. 1775’te gelir  kaynakları arayışları içinde “esham” uygulamasına geçilmiştir. Bu uygulama bir iç borçlanma olup, belirli bir marjın üzerindeki mukataa gelirleri[15] halka satılıyordu. Eshamın kişiler arasında devri serbest olup, vergiye tabii idi. Ancak devletin ödediği esham faizleri, gelirleri aştığından dolayı sağlıklı bir gelir kaynağı olmaktan çıkmıştı.[16] 1855’lere gelindiğinde bütçe açığını kapamak üzerine düşünülen bu iç borçlanma, “Esham-ı Cedide” adlı % 6 ve % 2 itfa bedeli olan tahviller, “Tahvilat-ı Mümtaze” adlı 10 yıl vadeli, % 6 faizli hazine bonoları ve özellikle % 6 faizli ve değişik vadeli “sergi” adlı tahviller çıkarıldı.Abdülmecit, alacaklıların endişeleri üzerine Hazine-i Hassa gelirlerini azaltıp, bir komisyon kurulması için kanun çıkarmıştır. Böylece “Muvazene Defteri Nizamnâmesi” ile devlet bütçesinin nasıl hazırlanacağı, uygulaması ve denetlemesi hususları bir hükme bağlanmış oldu.[17]&lt;br /&gt; &lt;br /&gt; Daha pahalı koşullarla alınan dış borçlar, ekonominin üzerine ek bir baskı yapıyordu. Ekonomi, dış borçların ana para ve faiz ödemeleriyle, daha da güçsüzleştikçe, imparatorluk yeni borçlanmalara gidiyordu. Dış borçlanma yoluyla elde edilen kaynaklar, verimli alanlara yatırılmadığından, ekonomik durum gün geçtikçe kötüleşiyordu. “Ekonominin ve borçlanmanın koşullan o derece kötüleşmişti ki, Osmanlılar kimi zaman kâğıt üzerinde borçlandıkları paranın ancak yarısını alabiliyorlardı.”[18]&lt;br /&gt;                                           &lt;br /&gt;                                                    &lt;br /&gt;2)MUHARREM KARARNAMESİ VE DUYUNU UMUMİYENİN KURULUŞU&lt;br /&gt;       &lt;br /&gt;   6 ekim 1875 kararnamesi ile iflas resmen ilan edilmiş devlet iç ve dış borçların taksit ve faiz toplamının yarısını beş yıllık süre içinde ödeyecek, diğer yarısı içinde on yılda ödemeli %5 faizli tahviller verecekti. Ancak bu ödemeler yapılamadı 1876 nisanında ödemeler tamamen durdu. Buna rağmen Osmanlı hükümetleri ödemeleri ilk fırsatta başlatacaklarını sık sık dile getirdiler. Nitekim Bab-ı ali önce Osmanlı bankası ve yerli alacaklılarla 22kasım 1879 tarihinde anlaşarak ödemelere başladı. Bu anlaşma altı kalem gelire dayandığı için rüsum-u site(altı vergi) anlaşması adı ile anılmıştır.[19]&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Daha sonra Muharrem Kararnamesi adı verilen bir yönetmelikle, Osmanlı borçları birleştirildi ve "Düyun-u Umumiye" yönetimi denilen bir örgüt ile, 1881 yılında, bu borçların ödenmesi için imparatorluğun malî kaynaklarına el kondu. "Düyun-u Umumiye" yönetiminin kuruluşu, Osmanlıların bütünüyle, yabancı denetimi altına girmesi demekti, örgüt, alacaklılar adına yedi temsilciden oluşuyordu.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Muharrem kararnamesi’nde duyunu umumiye yönetiminin en yüksek organı olarak duyunu umumiye meclisi öngörülmüştür. Muharrem kararnamesinin 15.maddesinde meclisin görevi,’’tahvilat hamillerini temsil etmek ve bunların menfaatini muhafaza eylemek’’ şeklinde tarif edilmiştir. Resmi unvanı Duyunu-u Umumiye-i Osmaniye-i Meclis-i İdaresi’’ genelde duyunu umumiye meclisi olarak anılmıştır. Yedi kişilik bir konsey bu idareyi sağlayacaktı. Mecliste bir İngiliz, bir Fransız, bir Alman, bir Avusturya-Macaristan, bir İtalyan , bir Osmanlı delegesi ve bir temsilci de Galata bankerlerini temsil edecekti. Toplantılar İstanbul da yapılacaktı, üyeler 5 yıl için seçilecekti ve tekrar seçilme caizdi ve mecliste her üye bir oya sahipti. Hükümette gerektiğinde bu kurumu askeri kuvvetle himaye edecekti. Hükümetle idare arasında ki ihtilaflarda hakem tayin edilecekti ve hakem kararsı kesindi.[20]&lt;br /&gt;a) Duyunu Umumiye’ nin Gelirleri:&lt;br /&gt;           &lt;br /&gt;           Avrupa Devletlerinin temsilcileriyle yapılan müzakereler, sonra da neşredilen Muharrem Kararnamesi Rüsüm-ı Sitte[21] denilen tuz, tütün, ispirto, pul, ipek ve balık resimlerinin idaresi ile iç ve dış bütün borçların tasfiyesi Düyûn-ı Umûmiye İdaresi’ne bırakıldı. Ayrıca bu gelirlerden başka Bulgaristan emaneti vergisi, Kıbrıs vergisinin artışı, Doğu Rumeli vergisi, Tömbeki resmi, Ticaret muahedeleri değiştiği halde, gümrük varidatı fazlası, Temettü vergisi fazlası, Berlin Muahedesine göre Sırbistan, Yunanistan ve Karadağ’ın Düyûn-ı Umûmiye’ ye iştirak maksadıyla hükümete verecekleri vergiler bulunmaktadır. Yine bunların dışında Osmanlı gelir kaynakları arasında aldığımız cizye ve gelirleri İle kira kontratları için alınan damga resmi ve keşiş ile papazların aldıkları şaraplar için alınan vergiler bunlar arasındadır. [22]&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;          Alınan gelirler içindeki tütün gelirleri de Muharrem Kararnamesi ile Düyûn-ı Umûmiye İdaresi’ne devredilmiş ve 10 Ocak 1883’te Kararname gereğince (8. ve 9. maddelere dayanılarak) Osmanlı Hükümeti’nin bu idare ile yaptığı anlaşma sonucu “Societe de La Rejie Cointeresse des Tabacs de I’Empire Otlaman” (Osmanlı İmparatorluğu’na ortak çıkarlar sağlayan Tütün Tekeli) adlı Reji Şirketi 27 Mayıs 1883’te resmen kurulmuştur. Şirket bir Osmanlı şirketi olup, Düyûn-ı Umûmiyye İdaresi bunu kendisinin müşterek gayesi ve hükümet adına da işletecekti. Bu tekelin işletme imtiyazını, Viyana’daki Credid Anstalt, Berlin’deki S. Bleichröder Bankası ve Osmanlı Bankası olmuştu. Bu şirket, Osmanlıda üretilen ve dahili tüketimi oluşturan tüm tütünleri satın almak, işletmek ve satmak tekelini ele geçiriyordu.[23]&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;         1909 yılında, alacaklılara Ödenen para, tüm devlet giderlerinin yüzde 31.2'sine kadar yükselmişti. Başlangıçta, yalnızca, devlet tekellerinden ve gümrük vergilerinden gelen paralar "Düyun-u Umumiye" yönetimine verilmişti. Fakat, bir süre sonra, bu kaynaklar, dış borçları ödemekte yetersiz kaldı. Bunun üzerine, doğrudan ve dolaylı başka vergiler de, Yönetimin denetimi altına kondu.“Düyun-u Umumiye Yönetimi, imparatorluğun gelirlerinin üçte birine el koymuş bulunan dev bir örgüt niteliği kazandı .”[24]&lt;br /&gt; &lt;br /&gt; Düyun-u Umumiye İdaresi'nin kuruluşundan sonra, Osmanlı borçlarında ikinci dönemin başladığını söyleyebiliriz. Bu dönemin önemli özelliği, Batı ülkelerinin imparatorluk üzerinde kurdukları güçlü denetim sayesinde net fon akımlarının yönünün değişmiş olmasıdır. “Bu dönemde yeni dış borçlanma yoluyla giren miktarın iki katından fazlası dışarıya aktarılmıştır. Yeni borçlanmalar yoluyla hazineye giren miktar yılda ortalama 1.8 milyon sterlinde kalırken, toplam borç ödemeleri yılda ortalama 3.7 milyon sterline ulaşmıştır.” [25]&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;                                          &lt;br /&gt;3)  DIŞ TİCARET VE DIŞ BORÇLAR&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Osmanlı Devleti 19. yüzyılın ikinci yarısında Kapitalist Batı ülkeleri ile arka arkaya serbest ticaret antlaşmaları imzalayarak açık pazar haline gelmişti. Bunun sonucu olarak; dış ticaret bilançosu giderek büyüyen açıklar vermeye başladı. Bu ticaret açıklarına devlet bütçesi açıkları da eklenince gelir-gider dengesizliği büyüdü. Açıklarını başka türlü finanse edemeyen Osmanlı Devleti istemeyerek borçlanmaya başladı. İlk borcun 1854 de alınmasından sonra borçlanmanın arkası kesilmedi. İlk dış borçlanma Kırım Savaşından hemen sonra gerçekleşti. “Osmanlı Devleti, İngiltere Hükümetinden 2.5 milyon altın lira aldı ve 3.3 milyon altın lira borçlandı. Bu borca Mısır vergisi karşılık gösterildi. Bu ilk borçlanmayı ertesi yıl yeni borçlanmalar takip etti.”[26]&lt;br /&gt;Hizmet sektörü Osmanlı Devletinin son döneminde hızlı bir gelişme göstermiştir. Ekonominin adeta açık pazar haline dönüşmesi ile bankacılık, demiryolu işletmeciliği ve dış ve iç ticarette önceki dönemlerde görülmemiş bir gelişme kaydedilmiştir. [27] &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Mevcut dış ticaret istatistikleri 1870'li yıllardan başlayarak bize Osmanlı Devletinin dış ticaretindeki gelişmeleri göstermektedir. 1873-1890 yıllarını kapsayan dönemlerde yıllık ortalama ithalatı 19.9 milyon Osmanlı Lirası ihracatı ise 11.5 milyon Osmanlı Lirası idi. 12 yılda yaklaşık 100 milyon Osmanlı Lirası dış ticaret açığı vermişti. Osmanlı Devletinin dış ticaret hacmi düzenli olmayan bir genişleme eğilimi göstermiştir. İthalat ile ihracat arasındaki mutlak fark giderek açılmış, ihracatın ithalatı karşılama oranı düşmüştür. 1890-1908 yıllarını kapsayan dönemde ortalama ithalat 25.5, ortalama ihracat 15.8 milyon Osmanlı Lirası olmuştur. Bu dönemde dış ticaret açığı toplam 180 milyon Osmanlı Lirası'na ulaşmıştır. “1908-1914 dönemi İmparatorluğun normal son dönemidir. Bu dönemde yıllık ortalama ithalat 39.9 ihracat 21.9 milyon Osmanlı Lirasıdır. Dikkat edilirse bu dönemde hem ithalat hem ihracat artmıştır, fakat ihracatın ithalatı karşılama oranı %55'e gerilemiştir.”[28]&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Osmanlı Devleti sanıldığından daha fazla dışa açık bir ekonomiye sahip idi. Kapitalist Batı dünyasındaki konjonktür dalgalanmaları Osmanlı dış ticaret hacmini, milli gelirini ve iç fiyatlarını etkiliyordu. Öte yandan, Osmanlının son 35-40 yılı iç ve dış olaylarla istikrarsızlık İçinde geçmiştir. Siyasal istikrarsızlıklar ve savaşlar dış ticaretin gelişmesini etkilemiştir. Nihayet, demiryolları ve bankaların gelişmesi dış ticaret hacminin genişlemesine olumlu katkı yapmıştır.&lt;br /&gt;“İncelenen dönemde (l873-1914), ithalatın ihracattan daha büyük oranda arttığı, bu gelişmenin, dış ticaret açığını hem mutlak hem de nispi olarak yükselttiği anlaşılmaktadır. Burada Osmanlı dış ticaret politikasının önemli bir özelliğine değinelim. Osmanlıda sadece son dönemde değil, fakat her zaman ithalat ihracattan daha fazla desteklenmiş, ihracat üzerinden alınan vergiler ithalattan alınan vergileri genellikle aşmıştır. Osmanlı dış ticaret politikasının geleneksel bir özelliği, ülke içinde mal arzını artırarak ekonomik istikrarı koruma temel amacına uygun bir yaklaşımla, ihracatın sınırlanması, ithalatın teşvik görmesidir. 19. yüzyılın ikinci yansından itibaren serbest dış ticaret antlaşmaları ile ithalat ihracata karşı otomatik biçimde özendirilmiştir. Dış ticaret açıklarının yükselmesini ve bu açıkların finansmanında büyük güçlüklerle karşılaşılmasını takiben ve geleneksel sanayinin yok olduğu görülerek ithalatın vergilendirilmesine çalışılmıştır.”[29]&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Dış ticaret ile ilgili mevcut veriler Osmanlı ithal malları fiyat endeksinin ihraç malları fiyat endeksinden daha hızlı yükseldiğini, başka deyişle dış ticaret hadlerinin uzun dönemde aleyhe geliştiğini göstermektedir. Dış ticaret hadlerinin Osmanlı Devleti aleyhine gelişmesinin şaşılacak bir yanı olmaması gerekir. Osmanlı dış ticaretinin ürün birleşimine bir göz atarsak ithalatın çok büyük bir oranının mamul mallardan, ihracatın ise işlenmemiş tarımsal ve madensel (birincil) ürünlerden oluştuğunu görürüz. 1905-1914 döneminde ithalatın ortalama %34.3'ü gıda, %33.6'sı giyim maddelerinden ve %9.7'si yatırım mallarından oluşuyordu. İhracat gelirlerinde ise tahılların %45, sınai bitkilerin %38 ve kimi mamul malların %13 payı vardı. Bu dış ticaret yapısı dış ticaret hadlerinin Osmanlı Devleti aleyhine gelişmesinde birinci derecede etkili olmuştur denilebilir. Öte yandan, sözü edilen dönemde, Osmanlı Devleti dış ticaretinde rekabet şartları Osmanlının aleyhinde idi. İhracat ve ithalat daha güçlü partnerlerle gerçekleştirilmişti. Osmanlının ticari partnerleri karşısında fazla pazarlık gücü yoktu. “Osmanlıya kredi açan veya topraklarında yatırım yapan şirketler aynı zamanda dış ticaretin bir yanında alıcı veya satıcı olarak bulunuyordu. Ayrıca ülkede toptan ticaret yabancıların ve gayrimüslimlerin kontrolünde idi.”[30]&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Dış ticaret hadleri 1873-1914 döneminde Osmanlının aleyhine gelişmişti. Bu uzun dönemin ilk alt dönemi olan 1873-1896 arasında Osmanlı ihraç ürünleri fiyatında %58'e varan düşmeler saptanmıştır. İthal ürünleri fiyatında nispeten daha ılımlı gerilemeler olmuştu. Bu dönem Büyük Dünya Bunalımı dönemidir. Bu dönemde Osmanlı dış ticaret hadleri %25 oranında aleyhe gelişmiştir. Buna karşılık, 1896-1913 alt döneminde hem birincil malların, hem de sınai malların fiyatlarında yükselme eğilimi olmuştur. Bu dönemde tarımsal ve madensel ürünler talebi ve fiyatı görece daha fazla yükselmiştir. Osmanlı ithal mallan fiyatı %12, ihraç malları fiyatı %28 artmıştır. Dolayısıyla, dış ticaret hadleri %14 düzelmiştir. Bu alt dönem 1873-1914 uzun döneminde dış ticaret hadlerinin Osmanlı lehine geliştiği tek alt dönemdir. Fakat dış ticaret hadlerinin uzun dönemli eğilimi Osmanlı Devleti aleyhine olmuştur. Osmanlının her türlü dışsal sömürülmesine bir de dış ticaret hadlerinin aleyhe işlemesinden kaynaklanan mekanizma eklenmiştir.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Osmanlı dış ticaretinin ülkeler itibariyle dağılımı incelendiğinde İngiltere, Fransa ve Avusturya-Macaristan'ın Osmanlı Devletinin en eski ve en önemli ticari partnerleri olduğu anlaşılmaktadır. Örneğin yüzyılın başında bu ülkelerin Osmanlı ihracatındaki paylan sırası ile %25.9, %19.2 ve %7.8 idi. İthalattaki paylan ise aynı sıra ile %29.8, %10 ve %14.5 olarak kaydedilmiştir. Bu üç ülkenin Osmanlı dış ticaret hacmindeki payları toplamı yaklaşık olarak %55'e ulaşıyordu. Burada da önemli bir eğilim dikkati çekmektedir: 1880'li yıllardan itibaren İngiltere ve Fransa'nın Osmanlı dış ticaretinde görece paylarının daraldığı, buna karşılık Almanya ve İtalya'nın, özellikle de Almanya'nın görece payının olağanüstü oranda arttığı gözlenmiştir. “Örneğin Almanya'nın ithalattaki payı yüzyılın başında %1.4'den ibaret iken 1913/1914'de %11.8'e yükselmiş, ihracattaki payı ise aynı dönemde %3.1'den %5.7'ye ulaşmıştır. Bu gelişmeyi Almanya'nın dünya dengesindeki yükselişi ile açıklayabiliriz. Almanya 19. yüzyılın ikinci yarısında giderek güçlenmişti. Fakat, sömürgelerin paylaşılmasında geç kalmış, yeteri kadar pay alamamıştı. Bu nedenle Ortadoğu'yu kendi nüfus alanı olarak görüyordu. Bu bölgede İngiltere ve Fransa ile çok çetin ve saldırgan bir mücadeleye girişti. Bağdat demiryolu hattı imtiyazının alınmasında, Osmanlı ordusunun donatımında Alman Hükümeti, Deutschbank (Alman Bankası) ve Alman şirketleri işbirliği içinde tek vücut gibi hareket ettiler. Alman Bankası Osmanlı Devletinin Almanya'dan yaptığı ithalatın finansmanı için kredi açıyordu. Osmanlı toprakları Almanların, İngiliz ve Fransızlarla dünya çapında giriştiği ticari rekabetin yoğun olarak geçtiği ve onlar aleyhine kazançlı çıktıkları bölgelerden birisi oldu. Osmanlı Devleti ile Almanya'nın ticari alanda artan bu işbirliği askeri ve kültürel alanlarda da sürmüştür. İki devlet bu işbirliğini Birinci Dünya Savaşında silah arkadaşlığı ile zirveye ulaştırmışlardır.”[31]&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Dış ticaret hacminin genişlemesi, dış ticaret açıklarının mutlak ve nispi olarak büyümesi, içerde Devlet bütçesinin artan açıkları ile birleşince Osmanlı Devleti o zamana kadar karşılaşmadığı bir mali krizin ortasına düştü ve 1854 den itibaren dışarıya borçlanmaya başladı. Hesapsız ve ağır şartlarla alınan borçların faiz ve ana para taksitleri, devam eden bütçe açıkları, giderek genişleyen dış ticaret açıkları ve bunlara ek olarak alınan borçların verimli alanlarda nemalandırılması yerine lüks tüketime ve askeri harcamalara gitmesi Osmanlıyı kurtulamayacağı dış borç batağına sürüklemiştir.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Osmanlı borçlar tarihinde 1854-1874 dönemini ilk dönem saymak mümkündür. Bu dönemde çok hızlı bir borçlanma süreci yaşanmış ve ilk borcun alınmasının üzerinden 20 yıl bile geçmeden Osmanlı Devleti iflas ettiğini ilân etmek zorunda kalmıştır. “Osmanlı İmparatorluğunda ilk dış borç 1854 yılında Kırım Savaşından hemen sonra İngiltere hükümetinden alınmıştır. İlk borçlanma akdi ile 2.5 milyon altın lira alınmış ve 3.3 milyon altın lira borç altına girilmiştir. Bu borca karşılık Mısır Vilayeti vergi gelirleri teminat gösterilmiştir. Bu ilk borçlanmayı ertesi yıl yeni dış borçlar izlemiştir. 1854-1877 yıllarını kapsayan bu birinci dönemde toplam 344.3 milyon Osmanlı altın lirası borçlanılmıştır. Fakat ele geçen para sadece 228.1 milyon altın liradır; 116 milyon altın lira faiz yükü altına girilmiştir. Her alınan borç için bir bölge veya vilayetin geliri karşılık gösterilmiştir.”[32] Daha önce değinildiği gibi, Osmanlı borçlarının idaresi ve düzenli ödenmesi için alacaklı devletlerin katılması ile Duyunu Umumiye  kurulmuştur. Devlet ekonomisini resmen Batılı devletlerin, şirketlerin ve bankaların vesayetine terk etmiştir. Osmanlı Devleti dış borçların ana para ve faiz taksitlerinin ödenmesi için bazı vergi gelirlerini Duyunu Umumiye’ye bırakmıştır. Duyunu Umumiye'nin Osmanlı mali teşkilatı içindeki yeri zamanla genişlemiş ve İkinci Dünya Savaşı arifesinde bu idare ikinci bir maliye bakanlığı haline gelmiş, topladığı gelirler Devletin bütçe gelirlerinin %30'unu aşmıştır. 1914-1915 bütçe gelirlerinin %34.3'üne Duyunu Umumiye el koymuştu. Devlet borcunu ödemek için durmadan yeni dış borç tahvillerini piyasaya sürmek zorunda kalınca tahvilleri piyasada itibari değerinin çok altında satılıyordu. Böylece borcun gerçek faizi yükseliyordu. Öte yandan, her tahvil satışında borcun faiz ve ana para ödemelerini güvence altına almak için belli bütçe gelirlerinin ipotek edilmesi, Devleti düzenli bütçe gelirlerinden yoksun bırakıyordu. “Özetle , Osmanlı Devleti 1854-1914 yılları arasında Y.S. Tezel'in tespitlerine göre net 359 milyon Osmanlı Lirası borçlanmış, buna karşılık 222 milyon Osmanlı Lirası kullanabilmiştir. İsmail Cem ise aynı dönemde dış borç olarak fiilen kullanılan parayı 243 milyon Osmanlı Lirası, borçlanılan parayı 409 milyon Osmanlı Lirası olarak vermektedir.”[33]&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Osmanlı dış borçlanmasında 1882-1914 yılları ikinci dönemi oluşturmaktadır. Bu dönemde, 1901 yılına kadar, yeni alınan borçlar nispeten sınırlı kalmıştır. 1901'den sonra ise hem yeni borçlanmada hem de borç ödemeleri hacminde hızlı bir artış görülmüştür. Bu ikinci dönemin en Önemli özelliği borç ödemelerinin yeni borçlanma yolu ile giren miktarı büyük ölçüde aşmış olmasıdır. Başka deyişle, Kapitalist Batı Ülkeleri kurdukları güçlü denetim sayesinde net fon akımının yönünü kendilerine doğru çevirmişlerdir. Birinci Dünya Savaşı arifesinde İmparatorluğun mali durumu çok sıkışıktı. Eski borçların ana para ve faiz taksitlerinin ödenmesi ve artan askeri harcamaların karşılanması için Devlet durmadan kısa vadeli kredi arayışı içinde idi. Yeni bir iflasın ilânını Birinci Dünya Savaşının patlaması engellemişti.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;“Osmanlı'da dış ticaret ile dış borçlar arasında organik bir bağ olduğu kesindir. Bu bağ iki yönlü işleyen bir mekanizma ile somutlaşmıştır. Bir yandan dış ticaret açıkları dış borçları büyütürken bir yandan da artan dış borçlar dış ticaretin genişlemesine imkân vermiştir. Dış borçlar kısmen de olsa ithalatın finansmanında kullanılmıştır. Örneğin, askeri malzeme ve silah satın alımında. Burada üzerinde durmak istediğimiz husus dış borçların ödenmesi için ihracatın teşvik edilmesidir. Örneğin DUİ idaresine verilen imtiyaz tütün ve İpek kozası üretiminin ve ihracatının artmasında etkili bir rol oynamıştır.” [34]Borçlanma-geri ödeme mekanizması ile, Osmanlı ekonomisinde yaratılan iktisadi artığın İmparatorlukta faaliyet gösteren yabancı şirketlerin faiz ve kâr gelirleri şeklinde sermaye getiren ülkelere fazlası ile geri döndüğü saptanmıştır. Osmanlı Bankasının ve diğerlerinin büyük kârlarının başta gelen kaynağı dış borç İşlemlerine aracılık yapmaları idi. Bu nedenle Avrupalı aracılar Osmanlı Devletini sürekli borç almaya teşvik ettiler. Öyle ki bu teşvikler Osmanlı devlet adamlarını tehdit derecesine ulaşmıştı.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;1881-1914 (Milyon İngiliz Sterlini Olarak)&lt;br /&gt;  1881 % 1890 % 1898 % 1914 %&lt;br /&gt;Fransa&lt;br /&gt;  45.0&lt;br /&gt;  34.3&lt;br /&gt;  44.6&lt;br /&gt;  37.6&lt;br /&gt;  53.4&lt;br /&gt;  42.2&lt;br /&gt;  75.3&lt;br /&gt;  53.0&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;İngiltere&lt;br /&gt;  43.5&lt;br /&gt;  33.2&lt;br /&gt;  27.4&lt;br /&gt;  23.1&lt;br /&gt;  22.6&lt;br /&gt;  17.9&lt;br /&gt;  19.9&lt;br /&gt;  14.0&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Almanya&lt;br /&gt;  8.3&lt;br /&gt;  7.5&lt;br /&gt;  13.8&lt;br /&gt;  11.7&lt;br /&gt;  19.0&lt;br /&gt;  15.0&lt;br /&gt;  29.9&lt;br /&gt;  21.0&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Belçika&lt;br /&gt;  6.6&lt;br /&gt;  5.0&lt;br /&gt;  10.3&lt;br /&gt;  8.7&lt;br /&gt;  14.4&lt;br /&gt;  11.4&lt;br /&gt;  12.0&lt;br /&gt;  8.4&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Avusturya&lt;br /&gt;  7.9&lt;br /&gt;  6.0&lt;br /&gt;  7.7&lt;br /&gt;  6.5&lt;br /&gt;  7.5&lt;br /&gt;  5.9&lt;br /&gt;   &lt;br /&gt;   &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Hollanda&lt;br /&gt;  7.0&lt;br /&gt;  5.3&lt;br /&gt;  5.3&lt;br /&gt;  4.5&lt;br /&gt;  3.5&lt;br /&gt;  2.8&lt;br /&gt;  5.1&lt;br /&gt;  3.6&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;İtalya&lt;br /&gt;  5.4&lt;br /&gt;  4.1&lt;br /&gt;  3.2&lt;br /&gt;  2.7&lt;br /&gt;  1.0&lt;br /&gt;  0.8&lt;br /&gt;   &lt;br /&gt;   &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;İmp. İçinde tutulan&lt;br /&gt;  7.3&lt;br /&gt;  5.6&lt;br /&gt;  6.2&lt;br /&gt;  5.2&lt;br /&gt;  5.0&lt;br /&gt;  4.0&lt;br /&gt;   &lt;br /&gt;   &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Toplam&lt;br /&gt;KAYNAK: Pamuk ŞEVKET&lt;br /&gt;  131.0&lt;br /&gt;  100.0&lt;br /&gt;  118.5&lt;br /&gt;  100.0&lt;br /&gt;  126.4&lt;br /&gt;  100.0&lt;br /&gt;  142.2&lt;br /&gt;  100.0&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;KAYNAK: Pamuk ŞEVKET&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;1914 yılında Osmanlı İmparatorluğunun 156.4 milyon Osmanlı Lirası (veya 142.2 milyon Sterlin) dış borç bakiyesi olduğu tespit edilmiştir. Buna kısa vadeli (veya dalgalı) borçlar dahil değildir. Normal borçların alacaklı ülkelere göre dağılımı şu şekildedir: Osmanlı Devletinde yabancı sermaye yatırımlarında olduğu gibi, dış borçlarda da en büyük pay Fransızlara ait idi. Fransızların Osmanlılardan alacağı 82.8 milyon Osmanlı Lirası idi. Bu miktar toplam borçların %53'ünü teşkil etmektedir. Dış borç hesabında Fransızlardan sonra %21 (3.2 milyon Osmanlı Lirası) pay ile Almanlar, %14 (21 milyon Osmanlı Lirası) pay ile İngilizler gelmekte idi. Ş.S. Aydemir diyor ki: “Cumhuriyet eski saltanat idaresinden ancak; İktisadi esaret şartları ile iktisadi ve mali perişanlık, yokluk, cihazsızlık ve bir de ağır borçlar devralmıştı.”[35]&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Osmanlı Devletinin son döneminde demiryolu işletmeciliği, bankacılık ve ticaret alanındaki gelişmelerin ülke içerisinde tarım ve sanayi sektörlerindeki gelişmelerden kaynaklandığını ileri sürmek mümkün değildir. Bu sektörlerin gelişmesinde ekonominin dışa açılması ve Batılı kapitalist ülkelerin Osmanlı Devletindeki iktisadi çıkarlarını artırmak için bu alanlara yaptıkları yatırımlar birinci derecede rol oynamıştır.”[36] Bunun yanında, özellikle demiryolları yapımında Osmanlı Devletinin çabalarını unutmamak gerekir. Osmanlı Devleti, içe kapalı tarım alanlarını piyasaya açmak, madenlerin işletilmesini kolaylaştırmak için demiryolu yapımına büyük önem vermiştir. Bu amaçla yabancılara verilen ayrıcalıklar, teşvikler olağanüstüdür. Bu politika ile Osmanlı Hükümetleri bilinçsiz olarak yabancılara verilen kapitülasyonları artırmışlar, yabancı şirketlerin Osmanlı topraklarında devlet İçinde devlet olmaları yolunu açmışlardır.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Bankacılık ulaştırma ve ticaret alanındaki gelişmeler Osmanlı ekonomisinde tarım ve sanayi sektörlerini tamamlamaktan çok, kapitalist Batı ülkelerinin Osmanlı Devletindeki ekonomik hakimiyetini pekiştirmiştir. Osmanlı ekonomisinin Batıya bağımlılığı artmıştır. Batının Osmanlı üzerindeki emperyalist emelleri giderek genişlemiştir.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Osmanlı Devletine yabancı sermaye yatırımları 19. yüzyılın ikinci yarısında dış borçlanmanın başladığı yıllarda girmiştir. Batının Osmanlı İle yaptığı ticaretin kapsamı genişledikçe yabancı sermaye bu ticareti kolaylaştıracak hizmet alanlarına yatırımlarını artırmıştır. 1914 yılına kadar Osmanlı Devletine 74.3 milyon İngiliz sterlini (81.7 milyon lira) yabancı sermaye yatırımı yapılmıştır. Bu yatırımın 61.3 milyon sterlini demiryolu inşaatı, bankacılık ve ticaret faaliyetinde toplanmıştır.&lt;br /&gt;         &lt;br /&gt;           Yol sistemi, tarih boyunca,bütün devletler için daima hayati bir önem taşımış, ticari ve ekonomik faaliyetler,haberleşme ve ulaştırma işleri ve özellikle askeri gayelere hizmet gibi hususlar, ancak düzenli bir yol sistemi ile olur ki hakim olduğu toraklarda mükemmel bir yol sistemi kuran Osmanlı Devleti bunun en güzel örneğidir. Ne var ki bu geniş sistem XVIII.yy.ın 2.yarısından sonra bozulmaya başlamış ve bu bozulma, Tanzimat’a kadar devam etmiştir.[37] 1856 yılından itibaren gerek Sultan Abdülmecit (1039-1861), gerekse iki önemli devlet adamı olan Ali ve Fuat Paşaların düşüncelerinin verdiği bir ortamla Avrupalı yatırımcılar, demiryolu yapma ve işletme imtiyazı için Bâb-ı Âli’ye başvurdular.[38] Yatırımcılar bu imtiyazı alırken, genellikle imparatorluğun nüfus yoğunluğu fazla, toprakları verimli, önemli limanlara yakın, Avrupa endüstrisi için ucuz ve kaliteli mallarına açık Pazar olabilecek bölgelerini tercih ediyorlardı.[39] Demiryolu inşaatını başarıyla tamamlayan devlet, işletme işini de ele kendisi ele almıştır.[40]&lt;br /&gt;            &lt;br /&gt;            1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı yenilgisinin ardından 1886-1905 yılları arasında on bir  borçlanma olmuş, bunlardan iki tanesi kısmen iktisadi amaçlı olup demiryolları ile ilgili olarak alınmıştır. 1854’ten bu yana devletin borç politikası değişmemiş ve yapılacak olan tek demiryolu projesi de Sultan II. Abdülhamit devrinde olmuştur. Şam-Medine arasındaki 1302 km. uzunluğundaki bu demiryolu 1901-1908 yılları arasında yapılmıştır. Her taraf parsellenirken, mukaddes niteliği sebebiyle kimsenin aklına getirmediği tek bölge kalmıştı ki o da; Hicaz’dır. Aslında 1865’ten beri söylentiler, beklentiler olsa da bunu gerçekleştiren olmamıştır. Hicaz bölgesi, Bâb-ı Âli’nin kimseyle çatışmaya girmeden, kimsenin çıkarına dokunmadan kendi başına girişimde bulunabileceği tek yer olarak kalmıştı.[41]&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;  Düyûn-ı Umûmiye İdaresi’nin kendi kendine yapmaya çalıştığı bu proje, sömürgeleri  yüzünden Avrupa’yı endişelendirirken, projenin gerçekleşmesinin mümkün olamayacağına inanan % 90 oranındaki gerekçesi, para bulunamaması ve mali sıkıntılar sebebiyle, Osmanlı yönetiminin eline geçen meblağları yerinde harcamama alışkanlığının varlığıydı. Muntazam bir bütçesi bulunmayan Düyûn-ı Umûmiye İdaresi dışında toplananların, keyfi yöntemlerle harcadığı bir topluma karşı bu güvensizlik çok haklıydı.[42]&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;“Yabancı sermaye Osmanlı Devletinde 1914 yılına kadar demiryolu inşası için 46.9 milyon sterlin yatırım yapmıştır. Bu yatırımın %49.6 sı Fransızlara, %36.8'i Almanlara ve %9.8 i İngilizlere ait idi. Demiryolu yapımı ve işletmesi yabancı sermayedarların en cazip buldukları ve kendi aralarında kıyasıya rekabet ettikleri alan idi. Yabancı sermayenin demiryolu yapımı ve işletmesinde çok istekli davranmalarının birinci nedeni bu amaçla Osmanlı Devleti ile yaptıkları imtiyaz anlaşmalarının çok geniş kapsamlı tutulmasıdır”[43]. Yabancı sermayedarlar inşa ettikleri demiryolu güzergâhında ticaret yapma imtiyazına sahip olmakla yetinmemişler, tüm yerüstü, yeraltı zenginliklerini de kontrollerine almayı ve nüfus bölgeleri kurmayı da istemişlerdir. Ve bunda başarılı da olmuşlardır. Bağdat demiryolu hattının yapımı için Almanlarla yapılan imtiyaz antlaşması bu konuda çok açık bir örnektir. Bağdat demiryolu hattı imtiyazının ele geçirilmesi için Batılı kapitalistlerin Osmanlı Devleti üzerindeki baskıları ve kendi aralarındaki rekabetleri ayrı bir araştırmaya konu olacak kadar zengindir. Birinci Dünya Savaşının nedenleri arasında Bağdat demiryolu imtiyazı mücadelesini gösterenlere katılmamak mümkün değildir.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Batılı kapitalistler için Osmanlı topraklarında demiryolu inşasını cazip hale getiren ikinci neden "km garantisi" denilen yöntemdir. Osmanlı Devleti yapılan demiryollarına borçlanarak sermaye katkısında bulunduğu gibi, yabancı şirketlere km başına bir teminat ödemeyi de kabul etmiştir. Böylece, Osmanlı Devleti demiryolu inşaat ve işletmesinin mutlaka kâr etmesini teminat altına almıştır. Birinci Dünya Savaşından önceki 30-40 yıllık dönemde yabancı sermaye yatırımlarının demiryollarında yoğunlaşması Osmanlı topraklarına has bir durum değildi. Yabancı sermayenin Osmanlı Devletindeki sektörsel dağılımı, 19. yüzyılda dünya çapındaki genel dağılımına ana hatları ile benzemektedir.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;1914 yılına kadar Osmanlı toprakları üzerinde 6107 km demiryolu inşa edilmişti. Bunun 4037 km si yabancılar tarafından yapılmış ve işletilmişti. 1899-1909 döneminde yabancı demiryolu şirketlerinin 26 milyon sterlin kâr ettikleri, ayrıca Osmanlı hükümetinden 10 milyon sterim km. garantisi aldıkları tespit edilmiştir. Bu verilere göre, yabancı şirketler demiryollarına yaptıkları 46.9 milyon sterlin tutarındaki yatırımın çok büyük bir bölümünü kısa sürede ve doğrudan geri almışlardı. “Osmanlı Devletinden Türkiye Cumhuriyetine 4100 km. demiryolu intikal etti. Cumhuriyet hükümetleri bu demiryollarını satın alarak millileştirdi. Tüm bu çabalara ve verilen ölçüsüz taviz ve imtiyazlara karşılık geniş Anadolu toprakları üzerinde demiryolu hattı çok yetersizdi. Bu konuda bir fikir vermek düşüncesi ile 1911 yılında Avrupa'da demiryolu uzunluğunun 338.9 bin km. olduğuna değinelim. 1920'lerde kara ve denizyolu ulaştırmasının daha da geri olduğu söylenebilir. Cumhuriyet döneminde özellikle 1939' a kadar demiryollarının geliştirilmesi politikası devam etmiştir. Osmanlı'dan devir alınan hatlarda bakım ve onanın faaliyetleri sürdürülmüş, demiryollarının uzunluğu yeni hatların eklenmesi ile iki katına çıkarılmıştır.”[44]&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Yabancı sermayenin Osmanlı Devletinde kârlı buldukları diğer bir alan bankacılık sektörü olmuştur. Osmanlı Devleti ile ticaret ilişkisi kuran hemen her Batılı kapitalist ülke Osmanlı Devletindeki kârlı para ticaretinden pay kapmak için Osmanlı topraklarında banka şubesi açmışlardır. Bu alanda ulusal kuruluşların gelişmemiş olması yabancı bankaların faaliyetlerini kolaylaştırmış ve genişletme imkânı vermiştir. Yabancı bankalar dolaysız yabancı sermaye yatırımlarına katılmıştır, özellikle tahvil ve hazine bonosu satın alarak devlete borç vermeyi cazip bulmuşlardır. Yabancı sermaye 1914 yılına kadar Osmanlı Devletinde bankacılık sektöründe 9.8 milyon Lira (9.8 İngiliz Sterlini) tutarında yatırım yapmıştır. Bu alanda en büyük pay %38.2 ile Fransızlara ait idi. İkinci sırada %33.1 ile İngiliz sermayesi, üçüncü sırada %19.7 ile Alman sermayesi gelmekte idi.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Yabancı bankalar Osmanlı Devletinde ticaretin geliştiği ve tarımsal üretimin pazara açıldığı bölgelerde yabancı ve gayrimüslim tüccarlarla işbirliğine giderek tarımsal ve madensel hammaddelerin ucuza kapatılması operasyonuna katılmışlardır. Ulaştırma ve madencilik alanında yatırım yapan yabancı sermayeye aracılık etmişlerdir.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Osmanlı Devletinde yerli (milli) sermayeye dayalı ilk bankacılık girişimi Mithat Paşanın 1863'de kurduğu Tarım Kredi Kooperatiflerinin Ziraat Bankasına dönüştürülmesidir. Ziraat Bankası tarım sektörüne ucuz kredi sağlamak için örgütlenmiş bir devlet bankası idi. “Osmanlı Devleti döneminde bankacılık alanında etkili bir rol oynadığı söylenemez. Ulusal bankacılık sermaye ve girişimci eksikliği yüzünden gelişmemiştir. Bankacılık alanında İkinci Meşrutiyete kadar yabancı sermaye mutlak olarak hakimiyetini sürdürmüştür. Osmanlı Devletinde yabancı bankaların özellikle Fransız-İngiliz ortaklığı ile kurulan Osmanlı Bankasının (Bank-ı Osmani-i Şahane 1863) etkisi çok fazla idi”.[45]&lt;br /&gt;I.Dünya Savaşına girerken imparatorluk tüm imtiyazları kaldırmış ise de buna müttefik Almanya bile karşı çıkmıştı. Mondros’tan sonra Osmanlının sömürge konumu bir kabuk daha bağladı yönetime de el konularak sömürü yayılmak ve hızlandırılmak istendi.[46]&lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;1) DUYUNU UMUMİYE İDARESİ’NİN GETİRDİĞİ SONUÇLAR  VE KALDIRILMASI&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;                Sultan II. Abdülhamit’in mali reformlarının ve Düyûn-ı Umûmiyye komisyonunun çabalarının sonucu olarak toplam devlet gelirleri tahsilatındı büyük artış görülmüştür.[47]&lt;br /&gt;            &lt;br /&gt;            Düyûn-ı Umûmiyye İdaresi’nin, hakikatte yalnız mali bir şirket iken politika işlerine de karışmış, memleketin her yerinde sayısız şubeler açmış, yeni istikrarsızlıklara delâlet etmiş, adeta devlet içinde devlet kurmuştur. Neticede devletin bütün iktisadi ve mali kontrolünü ve hatta hakimiyetini ele geçirmiş olan bu müessese, Millî Mücadeleden sonra ilga olunmuş, T.C. Devleti, İmparatorluğun tasfiyesi sonunda kendine düşen küsür milyon lira miktarındaki borcu kabul etmiş ve 1928’de çıkan bu ihtilaftan sonra bu borçları ödeyip kurtulmuştur. Böyle bir Düyûn-ı Umûmiyye İdaresi’nin teşekkülü devletin mali istiklâline uygun olmamakla beraber borç yekununun yarıya inmesi, büyük bir müdahale vesilesinin ortadan kalkmış olması ve nihayet mali itibarı iadesi o iflas vaziyetindeki devlet için büyük bir kazançtır.[48]&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;            Rüsum-ı Sitte gelirlerinin Düyûn-ı Umûmiyye İdaresi’ne devredilmesi, istikrazın yapıldığı devletlere adlî, malî ve iktisadî imtiyazlar verilmesi, bunlardan umulan imtiyazı sağlayamamıştır. Düyûn-ı Umûmiyye İdaresi, ancak Cumhuriyet’ten sonra kaldırılmış ve bundan sonra borçlar tamamen ödenmiştir.[49] Düyûn-ı Umûmiyye İdaresi’ne birtakım tepkiler de olmuştur ki Vakit Gazetesi[50], Türk halkının başına kapitülasyonlardan sonra ikinci bir bela olarak çöreklenen Düyûn-ı Umûmiyye İdaresi’ni, padişahın dirayet ve vatanseverliğinin örneği olarak görmüştür.[51]&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;a) Düyûn-ı Umûmiyye İdaresi Sonrasında Alınan Borçlar&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;                Düyûn-ı Umûmiyye İdaresi’nin kurulması, yabancı alacaklıların menfaatlerini korumak ve onlara güven telkin etmek üzere kurulmuştur. Bununla Osmanlı maliyesinin kurtulmayacağı kesindir. Bunun için Sultan II. Abdülhamit, devrinde devam eden sıkıntı yüzünden yeni borç alma girişiminde bulunmuştur.[52] &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;            Düyûn-ı Umûmiyye İdaresi kurulduktan sonra, artık dış borçlara girilmemesi gerekirken, Sultan II. Abdülhamit’in mutlakıyet döneminde yirmi adet istikraz tutarı 130.535.597 Osmanlı Altunu olmak üzere 1914 yılına kadar toplam yirmi yedi defa 171.592.185 Osmanlı Altunu borçlanılmıştır. Bunların bir-ikisi hariç, diğerleri bütçe açıklarına ve anapara faizlerine tahsis edilmiştir.[53] 1886 ve 1896 yılları arasında borçlanmalar[54] olduğu gibi 1904-1914 yılları arasında yine borç alımlarının devam ettiğini görüyoruz.[55]&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;                  Sultan Abdülmecit’in açtığı ve Sultan Abdülaziz’in genişlettiği borç yolunda Sultan II. Abdülhamit’in de yürüdüğünü görüyoruz. Ancak mütevazı olup, israfçı bir zihniyetle yapılmamıştır. Bunlardan bir kısmı dalgalı borç tasfiyesine, diğer bir kısmı da bütçe açığının kapatılmasına, askeri ihtiyaçlara ve demiryolu yapımına tahsis edilmiştir. Borçlanmanın çoğunu Düyûn-ı Umûmiyye İdaresi garantisinde yapılması, diğerlerinin da güvenilir kaynaklara karşılık gösterilmesi ve Sultan II. Abdülhamit’in faizleri zamanında ödemesi, devletin mali itibarını yükseltmiştir. Genel borç 40.000.000 olup, bütçe açığı senemi 5.000.000 dur.[56]&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;            Dış borçlanmalar ilk etapta Osmanlı ekonomisine bir yabancı sermaye akımı gibi olmuşsa da uzun zaman içinde, Osmanlı’da oluşan iktisadî fazlalığını Avrupa’ya aktaran bir kanal görevi görmüştür. Dış borçlar, dış ticaret hacminin gelişmesi açısından da önemlidir.[57]&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;            Düyûn-ı Umûmiyye İdaresi’nin zararlı mı yoksa  kârlı mı olmuştur sorusundan  çok,mümkün olup olmadığı üzerinde durulmalıdır. Osmanlı Devleti Ayastefanes’u  imzaladıktan sonra bir mali buhrana girmiş ve bundan sonra tek başına hareket etmesi imkansız hale gelmiştir. Berlin Kongresi’nde borç para veren devletler menfaatlerinin koruması için bir komisyon kurulmasını istemişlerdi ki bunun kurulması Osmanlı  Devleti‘nin Maliyesinin  yabancı kontrolüne girmesi demekti. Bunu önlemek için  Osmanlı Devleti, Düyûn-ı Umûmiyye İdaresi’nin kurulmasına karar vermiştir. Düyûn-ı Umûmiyye İdaresi’ne bakıldığında yetkileri ve  ayrılan gelirleri ile siyasi ve mali yetkilerden büyük fedakârlıklar yapıldığı görülür ve bunun şerrin ehveni olarak kabul etmek gerekir.[58]&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;b) Türkiye Cumhuriyetine Devredilen Osmanlı İktisadi Yapısı&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;            Osmanlı toplumunun XIX. yüzyılın pek çok az gelişmiş ülkelerinden farkı,merkezi devletin diğer toplumsal kesimler ve yerel unsurlar karşısındaki gücüdür. Bunun  yanında XIX. yüzyıl boyunca Avrupa Devletleri arasındaki rekabet sırasında imparatorluk ta tek başına etkili olmamıştır.[59]  Osmanlı Türkiye’sinden T.C.’ye devredilen mirasın özelliklerin biri,tarıma dayalı unsurların yanında, dış ticarette sermayeye açılmış yapıları diğer taraftan güçlü merkezi devlet, siyasal bağımsızlığını sağlanamamış olması ve küçük  üreticiliğin ağır bastığı tarımsal yapılar bulunmaktadır. Bunlar Osmanlı Devletini az gelişmiş ülkelerden ayırmaktadır.[60]&lt;br /&gt;            &lt;br /&gt;            Türkiye Cumhuriyeti Devleti,savaşlardan yıpranmış ve son asırda gelir kaynakları değerlendirilememiş  vatanına sahip olduğu vakit, Osmanlı Devleti’nden  kalan  ve kendi hissesine düşen dış borçları da Lozan Antlaşması’nda  kabul etmiştir. Osmanlı Devleti yaşamının son dönemlerinde,çağının teknik ve bilimin çok gerisinde,ilkel tarıma dayalı,1838 Osmanlı İngiliz ticaret sözleşmesiyle de tüm Osmanlı ülkelerini,yabancı tüketim mallarının serbestçe girdiği sömürge haline getirmiştir. Yine 1881’de imzalanan Düyûn-ı Umûmiyye idaresi ile yabancı kuruluşların denetimi altına girilmiştir. Yapılan İktisat Kongresiyle, durum düzeltilmeye çalışılmıştı.[61]&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;c) Düyûn-ı Umûmiyye İdaresi’nin TBMM Tarafından Kaldırılması Ve Lozan Konferansı’nda Karara Bağlanması&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;                Büyük Millet Meclisi Hükümeti memleketin tamamına  hakim olduktan sonra Düyûn-ı Umûmiyye İdaresi’nin tahsildarlık vazifesine son vermiş ve 14 Haziran 1923’te tütün inhisarına sahip Reji İdaresiyle yapılan anlaşma ile hükümet, müddetin hitamından evvel inhisarı feshetmek hakkını almıştır.[62]&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;            Lozan Barış Konferansı başlarken Lozan’a giden Delegeler Kurulu’na “Ermeni Yurdu asla kabul olunamaz” ilkesinden sınırlara, Adalar hususundan Trakya’nın durumunu, ordu ve donanmanın sınırlandırılması konusundan Türkiye’deki yabancı kurumlara kadar birçok direktif verilmişti. Ancak bu direktifler arasında olup, konumuzu ilgilendirenler kapitülasyonlar ve Düyûn-ı Umûmiyye İdaresi olmaktadır. Bunlar ise şöyledir: 1) Kapitülasyonlar (Yurttaşlar zararına yabancılara verilen ayrıcalık hakları) kabul edilmeyecek, gerekirse bu konuda görüşme kesilecektir. 2) Düyûn-ı Umûmiyye İdaresi’nin kalmamasına, bu borçların Türkiye’den ayrılan memleketlere de paylaştırılmasına, Yunanlılara aktarılmasına yani onarım karşılığı tutulmasına, olmazsa 20 yıl sonraya ertelenmesine çalışılacak ve güçlük çıktığında Ankara’dan sorulacaktır[63].&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;            30 Kasım 1922’de Fransız Bompard’ın başkanlığında toplanan Maliye Alt Komisyonu, Osmanlı Genel Borçlarının ondan ayrılmış ülkelere de bölüştürülmesi konusunda Türk Delegesi Hasan Bey’in[64] savunmasını kabul etmiş ve bölüştürmenin usulü üzerindeki görüşmelere başlamıştı.[65]&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;            Lozan’da çıkan bir başka sorun ise Muharrem Kararnamesi dahilindeki borçların faizlerinin İngiliz Lirası olarak ödemek zorunda kalışımızdır ki biz bunları Fransız Frangı olarak Ödemeyi istemişizdir. Birçok mesele halledildikten sonra şimdi de barışın uzamasına bile sebep olacak konu borçların hangi cins parayla ödeneceği hususu oluyordu.[66]&lt;br /&gt;            &lt;br /&gt;            Konferans toplantıları başladıktan itibaren 26 günlük süre zarfında Trakya Sınırları sorunu, Adalar sorunu, kapitülasyonlar sorunu, Düyûn-ı Umûmiyye İdaresi sorunu, Onarım sorunu ve Boğazlar Sorunu söz konusu olmuş ve Genel Borçlar sorununda, şimdiye kadar Alt Komisyonlarda elde edilebilen bir sonuç varsa, o da, ulusal sınırlarımız dışında bulunan ve ne olacakları belirmemiş bulunan, İmparatorluktan ayrılması halinde kendi başına yaşama gücünü gösterecek olan öteki uluslara, gelirleri oranında borç dağıtılması esası üzerinde anlaşılmış olmasıdır.[67]&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;            Ancak bir süre sonra yapılan tüm çabalar, kavuşturulmak istenen Barış Antlaşmasına varmaya değil, yanaşmaya dahi çalışılmıyor, yine de görüşmeler uzayıp gidiyordu. Nitekim yapılan tüm fedakârlıklara rağmen bir türlü kesin sonucu vardırılamayan Lozan Barış Konferansı görüşmeleri, olumsuz bir şekilde 04.02.1923 gününe kadar sürecek ve Barış Görüşmelerinin I. Dönemi bu tarihle sona erecektir.[68]&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;            Bu sırada Türk Hükümeti ile Müttefik Devletler arasında notalar alınıp verilmiş ve gerek müttefikler 31.03.1923 günlü notalarında, gerekse Türk Hükümeti 07.04.1923 günlü notasında eski düşüncelerinden vazgeçmiş görünmekle beraber, yeniden görüşmelere başlayabileceklerini bildirmişlerdi. Neticede yola çıkan Türk Delegeleri 21 Nisan 1923’de Lozan’a vardılar. 23 Nisan 1923’de Lozan Barış Görüşmeleri yeniden başladı.[69] Görüşmeler çok ağır geçerken Rauf Bey bir yandan  M. Kemal Paşa’yı da durumdan haberdar ediyordu ki gelişen olaylar karşısında M. Kemal Paşa da 25 Mayıs 1923’ten itibaren 8 Temmuz 1923’e kadar gerek telgrafları, gerekse şifreli bildirilerle görüşlerini iletmiştir.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;            8 Temmuz 1923’te borçların faizi konusundaki anlaşmazlık da, Türk Delegelerinin ileri sürdükleri formüllerden biriyle çözüldü. Sonraki günlerde de, öteki sorunların çözülmeleri birbirini izledi.[70] Ancak durum böyle devam ederken görüşmelerin bir sonuca varmaması halinde savaş halini bile göze alan T.C. Devleti, olayların lehimize hallolması ile 24 Temmuz 1923’te antlaşmayı imzalamıştır.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;            Lozan’da dış borçların ödenmesi hususu artık bir karara bağlanmıştır. 1854’ten beri batı ülkelerinden Osmanlı Devleti’nin aldığı paralar ve faizleri yekun tutmaktaydı.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;            Bu borçlar o tarihten sonra Osmanlıdan ayrılan devletler arasında pay edilmiş ve Türkiye’ye kalan bölümün, düzenli taksitlerle Türk Parası veya Fransız Frangı olarak ödenmesi kabul edilmiştir. Ödemelerde yabancı denetimi kaldırılmış, Düyûn-ı Umûmiyye İdaresi kalkmış oluyordu.[71] Kapitülasyonlarla Türkiye’nin istediği şekilde sonuçlandı. Adlî, malî ve ekonomik tüm kapitülasyonlar kaldırılmıştı. Bu iki konu Türkiye lehine kazanılmış bir başarıdır.[72]&lt;br /&gt;            &lt;br /&gt;            Görüldüğü üzere konferansın I. Devresinde çözümlenir gibi görünse de ancak II. Devrede çözüme ulaşan kapitülasyonlar ile özellikle dış borçlar sorunu bir sonuca bağlanmıştı. Bu da gösteriyor ki artık Osmanlı Devleti Hukuken sona ererken, galip devletler yeni Türk devletini resmen tanımış oluyorlardı. Artık Osmanlıdan kalan sorunların birçoğu çözüme ulaşmıştı. Halen de geçerliliğini korumakla birlikte, bağımsızlıkları tehlikede olan, bir anlamda az gelişmiş devletlere örnek olması bakımından da önemlidir.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;            Osmanlı Devleti’nden bozuk bir malî düzen devralmış olan T.C. Devleti’nin gayesi, bağımsızlığını koruyarak malî dengesini düzeltmekti ki bunu da “denk bütçe” esasına göre yapacaktı. Malî bağımsızlık bundan sonra dış borçların ödenmesi, yabancı şirketlerin satın alınıp memleketteki ham maddelerin değerlendirilmesiyle mümkün olacaktı.[73]&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;            Lozan’ı takip eden zamanda Türkiye’nin sanayi cihazı elbette yerli değildi. Bunun sebebi ise Millî sermayelerin, çabuk ve maksatlarımıza uygun bir bütçe alabilmemize kifayet edecek kadar çok ve kuvvetli olmaması idi. Dünya ekonomik şartlarının getirdiği istihaleler, devleti sanayi işleriyle daha yakından ve radikal olarak uğraşmaya sevk etti.[74]&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;            Bir tek ulusal ekonomi ve onun icapları vardır.bu gayeyi tatbik ve takip edecek mekanizma, Ekonomi Bakanlığı mekanizmasına ilave edilmiştir.[75]&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;SONUÇ&lt;br /&gt;Türklerin ekonomik tutum ve davranışları, Osmanlı imparatorluğunun toplumsal ve siyasal yapısı tarafından biçimlendirilmişti, İnalcık bu konuda şöyle der: “Osmanlıların ekonomik anlayışı, Ortadoğu'daki devlet ve toplum hakkındaki temel kavramlarla yakından ilişkilidir. Bu kavram, devletin son amacı olarak yöneticinin gücünün tümcü ve yaygın bir nitelik kazanmasına, bunun için de zengin gelir kaynaklarının ele geçirilmesine bağlıdır. Bu anlayış ise, üretici sınıfların zengin edilmesine dayalıdır. Böylece devletin esas işlevi, bu koşulların sürdürülmesini sağlamaktır.”[76]&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;“Toplum, devlet felsefesi olarak, üretimle uğraşmayan ve dolayısıyla vergi ödemeyen yönetici sınıfla, üretici olan ve dolayısıyla vergi ödeyen halk arasında bölünmüştü. Halk ise, ticaret ve sanayi ile uğraşan kentliler ve tarımla uğraşan köylüler olarak ikiye bölünmüştü. Ortadoğu devletlerindeki inanç, devletin barış ve zenginliğinin, her yurttaşın toplum içinde sahip olduğu yerde tutulmasına dayalı olduğuydu.”[77] Ortadoğu devletlerinde, alınacak bütün Önlemleri belirleyen gerçek yönetici küttab'ın kafasında egemen olan devlet ve toplum kavramı işte buydu. Bu kavram, toplumun geleneksel örgütlenme biçimini değişmeden alıkoyacak ve halkın refahını bozmayacak biçimde, devlet gelirlerim olanaklı olduğu ölçüde artıran bir ekonomi ve bir ekonomik örgütlenme gerektiriyordu.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;“Devlet, ticarî merkezleri ve yolları geliştirecek, ülke içinde ekim yapılan alanın genişletilmesi için halka yardım ederek ve sömürgeleri yoluyla uluslararası ticareti destekleyerek, imparatorluktaki temel ekonomik işlevlerini yerine getiriyordu. Fakat bütün bu çabalar, yöneticinin içinde yaşadığı siyasal ve toplumsal düzen çerçevesinde, çağdaş bir kapitalist ekonomi ilkelerine göre gerçekleştirilecek malî ve siyasal çıkarları ortaya koyamıyordu. Oysaki böyle bir düzenin bilgi ve örgütlenmesine sahip olan Avrupa, Osmanlıların Ortadoğu imparatorluklarına karşı büyük bir tehdit oluşturmuştu.” [78]&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;“İnalcık'ın sözlerinden de görüldüğü gibi, Osmanlı siyasal ve toplumsal yapısı, kapitalist ekonomik gelişmenin sağlanmasına uygun değildi. Bu nedenle, imparatorluğun ekonomisi cılız kaldı ve dışa bağımlı duruma geldi. Özet olarak, Türkiye Cumhuriyeti, bölgede egemen olan tarihsel koşulların ve imparatorluğun toplumsal, ekonomik ve siyasal yapısının ürünü olan güçsüz ve dışa bağımlı bir ekonomi devraldı.”&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Düyûn-ı Umûmiye  İdaresi  kaldırılınca borç  alma işlemlerinin  bitmediğini 1886-1896 ile 1904-1914 ve hatta 1950’lerden  itibaren  günümüze  kadar devam ettiğini görüyoruz. [79]&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;[1] Emre Kongar, 21. yüzyılda Türkiye, Remzi Kitabevi.,  İstanbul 2001, 28. Baskı,  S.341&lt;br /&gt;[2] Tevfik Çavdar, Osmanlıların Yarı Sömürge Oluşu, Ant Yayınları., İstanbul 1970, S.12&lt;br /&gt;[3] A.Afet İnan,Türkiye Cumhuriyeti ve Türk Devrimi,Başb. Kült. Müstş. Cumh.50. yıl. Yay., 10, Ankara 1973 s. 26&lt;br /&gt;[4] Kongar ,a.g.e, s. 341&lt;br /&gt;[5] Emine Kıray, Osmanlıda Ekonomik Yapı Ve Dış Borçlar, İletişim Yay., İstanbul 1993, s. 45&lt;br /&gt;[6] Kıray,a.g.e, s.46&lt;br /&gt;[7] Kıray,a.g.e, s.90&lt;br /&gt;[8] Kıray,a.g.e, s.53                                                                                                                                                                                                                                                                      &lt;br /&gt;[9] Kıray,a.g.e, s.55; Osmanlı  ekonomisinin  sarsılma  nedenleri  üzerine  bkz., Niyazi Berkes, 100 Soruda Türkiye İktisat Tarihi , C.I., 2.b. ,  Gerçek Yay. , İstanbul 1972, s. 169-173. &lt;br /&gt;[10]Şevket Pamuk, Osmanlı Ekonomisinde Bağımlılık Ve Büyüme (1820-1913), Türkiye Ekonomik Ve Toplumsal Tarih Vakfı Yayınları., İstanbul 1994, 2. Baskı  s. 11/15&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;[11] Çavdar, age, s. 39&lt;br /&gt;[12] Sait Açba,Osmanlı Devleti’nin Dış Borçlanması (1854-1914)  AKÜ Yay., Afyon 1995, s .1  &lt;br /&gt;[13] Minibaş Türkel, Çağ Atlama Serüveni, Bağlam Yayınları., İstanbul 1994, s. 42&lt;br /&gt;[14] Cezmi Eraslan, II. Abdülhamit Ve İslâm Birliği, Ötüken Yay., İstanbul 1995, s. 49-50.&lt;br /&gt;[15] Mukata’a, Osmanlı İmparatorluğu’nda devletin gelir kalemlerinden biridir. Arapça’da “kesişme” anlamına gelen bu kelime, bir gelirin belirli bir bedel üzerinden bir mültezime veya emine “süreli, yıldan yıla veya kayd-ı hayat şartıyla kesilip verilmesi” demektir. Buna göre ister iltizam suretiyle, ister emanet yoluyla ehsil edilen devlet varidatından her bir kalemde tespit olunan gelir toplamına da mukata’a denir. Bkz., Türk Ansiklopedisi, s. 404.&lt;br /&gt;[16] Açba, a.g.e, s. 9-10&lt;br /&gt;[17] Açba, a.g.e, s. 43&lt;br /&gt;[18]Vedat Eldem, Osmanlı İmparatorluğunun İktisadi Şartları Hakkında Bir Tetkik, Türkiye İş Bankası Yayınları., Ankara 1970, s. 229&lt;br /&gt;[19] Mustafa Akdağ, Türkiye’nin İktisadi Ve İçtimai Tarihi, C I Cem Yayınevi.,  İstanbul 1974  s. 432&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;[20] Türk Ansiklopedisi, c.24, MEB. Yay. ,Ankara 1976 s.406&lt;br /&gt;[21] Başta Osmanlı Bankası olmak üzere hükümete kısa vadeli avans veren diğer İstanbul bankerlerinin, alacaklarının sağlam bir esasa dayanması  için yapılan başvuru olumlu karşılanmış ve 10Kasım 1879’da “Rüsüm-ı site” sözleşmesi yapılmıştı. Bkz., Açba, s.87.&lt;br /&gt;[22] Açba, a.g.e, s. 10&lt;br /&gt;[23] Açba, a.g.e, s. 104.&lt;br /&gt;[24] Eldem, a.g.e, s. 265&lt;br /&gt;[25] Pamuk, a.g.e, s.  65&lt;br /&gt;[26] Sina Akşin (EDİTÖR) Çağdaş Türkiye Tarihi, C III. Cem Yayınevi., İstanbul 1996 s. 218&lt;br /&gt;[27]Hüseyin Şahin, Türkiye Ekonomisi, Ezgi Kitabevi., Bursa 2000 VI. Baskı, s. 18 &lt;br /&gt;[28] Şahin a.g.e, s. 25&lt;br /&gt;[29] Doğan Avcıoğlu, Türkiye’nin Düzeni, Dün Bugün Yarın, X Baskı, Tekin Yayınevi.,  İstanbul 1976 s. 104/107&lt;br /&gt;[30] Şahin, a.g.e, s. 24&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;[31] Şahin, a.g.e, s.24&lt;br /&gt;[32] Şahin, a.g.e, s. 25 &lt;br /&gt;[33] Şahin, a.g.e, s. 25&lt;br /&gt;[34] S. Yahya Tezel Cumhuriyet Döneminin İktisadi Tarihi, Yurt Yayınevi., Ankara 1982, s. 69/72&lt;br /&gt;[35] Şahin, a.g.e, s. 26&lt;br /&gt;[36] Şahin a.g.e, s. 19&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;[37] Ircıca, Çağını Yakalayan Osmanlı, Osmanlı Devleti’nde Modern Haberleşme Ve Ulaştırma Teknikleri, (yay.haz.) Ekmeleddin İhsanoğlu, Mustafa Kaçar, İstanbul 1995, s.271-272.&lt;br /&gt;[38] Ircıca, a.g.e, s. 272-273&lt;br /&gt;[39] Ircıca, a.g.e, s. 274&lt;br /&gt;[40] Ircıca, a.g.e, s. 282 &lt;br /&gt;[41] Ircıca, a.g.e, s. 291&lt;br /&gt;[42] Ircıca, a.g.e, s. 302&lt;br /&gt;[43] Şahin, a.g.e, s. 23&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;[44] Gülerman Adnan, Türkiye’nin ekonomik ve toplumsal yapısı, Anadolu matbaacılık., İzmir 1987, s. 27&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;[45] Şahin, a.g.e, s. 21&lt;br /&gt;[46] Hayri R.Sevimay, Cumhuriyete Girerken Ekonomi, Kazancı Hukuk yay., İstanbul 1995, s. 34&lt;br /&gt;[47] Stanford J.Shaw, Ezel Kural Shaw, çev. Mehmet Harmancı, Osmanlı İmparatorluğu Ve Modern Türkiye, C.II, e yay., İst. 1983, s. 277&lt;br /&gt;[48] İsmail Hami Danişmend, İzahlı Osmanlı Kronolojisi, C.IV, Türkiye Yay., İst. 1972, s.322.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;[49] Ircıca, a.g.e, s.550&lt;br /&gt;[50] Vakit Gazetesi, Ahmet Emin Yalman tarafından 22.10.1917 tarihinde yayınlanmıştır. Bkz., İsa Kayacan, Basınımızın Anadolu Cephesi, Ece Yay. , Ankara 1996, s.22 ; 1900’lü yıllarda basın 1) Ulusal kurtuluştan yana olanlar, 2) Mandacılar veya Teslimiyetçiler, 3) işbirlikçiler  olarak ayrılmaktadır. Vakit Gazetesi bunlardan birincisine mensuptur. Bkz., Halûk Besen, Türkiye’de Gazetecilik, Gazeteler, Gazeteciler, İnkılâp Kitabevi., İst. 1997, s.19.&lt;br /&gt;[51]Necdet Kurdakul, Tanzimat Dönemi Basınında Sosyo–Ekonomik Fikir Hareketleri, Kültür Bakanlığı Yay., Ankara 1997, s. 114&lt;br /&gt;[52]Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, C.VIII ,TTK Basımevi., Ankara 1962, s. 429&lt;br /&gt;[53] Kurdakul, a.g.e, s.177-178&lt;br /&gt;[54] Açba, a.g.e, s.107-121&lt;br /&gt;[55] Açba, a.g.e, s.119-122&lt;br /&gt;[56] Tezel, a.g.e, s.78&lt;br /&gt;[57] Karal, a.g.e, s.429&lt;br /&gt;[58] Karal, a.g.e, s.431-432&lt;br /&gt;[59] Pamuk, a.g.e, s.197&lt;br /&gt;[60] Pamuk, a.g.e, s.198&lt;br /&gt;[61] Özer Ozankaya, Cumhuriyet Çınarı 1923, 3.b.,Kültür Bakanlığı Yay., Ankara 1997, s.429-430&lt;br /&gt;[62] İnan, a.g.e, s.114.&lt;br /&gt;[63] Mahmut Goloğlu, Türkiye Cumhuriyeti 1923, Başnur Matbaası., Ankara 1971, s. 8&lt;br /&gt;[64] Hasan Bey (Saka), Lozan Konferansına giden delegeler arasında olup, Eski Ekonomi Bakanı ve Trabzon Mebusudur, Bkz., Goloğlu, s.5&lt;br /&gt;[65] Goloğlu, a.g.e, s.19&lt;br /&gt;[66]Ali Naci Karacan, Lozan Konferansı Ve İsmet Paşa, 3.b.,Bilgi Yay., İst. 1993, s.258&lt;br /&gt;[67] Goloğlu, a.g.e,  s.24&lt;br /&gt;[68] Goloğlu, a.g.e,  s.47&lt;br /&gt;[69] Goloğlu, a.g.e,  s.199&lt;br /&gt;[70] Goloğlu, a.g.e,  s.205&lt;br /&gt;[71] Osmanlı Devleti’nden kalan dış borçların Türkiye’ye düşen hissesine nispet olarak % 67’sinin ödenmesi kabul edilmiştir. Bkz., İnan, s.114.&lt;br /&gt;[72] İnan, a.g.e,  s.126&lt;br /&gt;[73] İnan, a.g.e,  s.114-115 ; Emre Gönensay, “İktisadî Bağımsızlık Ve Dış Yardım”, Belgelerle Türk Tarih Dergisi, s.30, Mart 1970, s.47&lt;br /&gt;[74] Celâl Bayar, “Cumhuriyetimizin Karşılaştığı İlk Meseleler: Türk Millî Ekonomisine Giriş”, Belgelerle Türk Tarih Dergisi, s.20,Ekim 1986, s.20&lt;br /&gt;[75] Bayar, s. 21&lt;br /&gt;[76] Kongar,a.g.e,  s. 348&lt;br /&gt;[77] Kongar,a.g.e,  s. 348&lt;br /&gt;[78] Halil İnalcık, The Ottoman Economic Mind And Aspects Of The Ottoman Economy Türk Tarihi Konferansları, Türk Tarih Kurumu Yayınları., Ankara 1997 s. 217/218&lt;br /&gt;[79] Kongar, a.g.e, s. 350&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6378791332022285318-821390640205497788?l=kitap-odev.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kitap-odev.blogspot.com/feeds/821390640205497788/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6378791332022285318&amp;postID=821390640205497788' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6378791332022285318/posts/default/821390640205497788'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6378791332022285318/posts/default/821390640205497788'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kitap-odev.blogspot.com/2008/02/osmanlda-borlar-meselesi-ve-duyun-u.html' title='Osmanlı&apos;da Borçlar Meselesi ve Duyun-u Umumiye İdaresi'/><author><name>murnes</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13562402893564206103</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6378791332022285318.post-1831315543056343891</id><published>2008-02-17T20:38:00.003-08:00</published><updated>2008-02-17T20:43:41.073-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Fen Bilimleri'/><title type='text'>Madde Ve Özellikleri</title><content type='html'>Madde Ve Özellikleri&lt;br /&gt;Madde: Evrende yer kaplayan, hacmi, kütlesi ve eylemsizliği olan her şey madde olarak tanımlanır. Daha iyi bir tanım yapılması gerekirse, madde bir algı yada algılar bütünün sonucu olarak beyinde oluşan elektrik sinyallerinin yorumlanmasıdır. Madde doğada gaz, sıvı yada katı halde bulanabilir. &lt;br /&gt;Kimyada maddenin özellikleri genel ve ayırt edici olmak üzere iki bölümde incelenir.&lt;br /&gt;Maddenin Genel Özellikleri:&lt;br /&gt;Maddeden maddeye farklılık göstermeyen sadece madde miktarı ile değişen özelliklere maddenin genel özellikleri denir. &lt;br /&gt;Kütle: Cismin barındırdığı madde miktarı olarak tanımlanabilir. Eşit kollu terazi ile ölçülür. Bu ölçümde kilogram adı verilen bir birim  referans olarak kullanılır. Ölçmede esas olan karşılaştırma olduğu için herhangi bir cismin kütle değeri evrenin her yerinde sabittir. &lt;br /&gt;1887 yılında referans bir kilogram olarak kabul edilen Platin-İridyum karmışımı silindir. Fransanın Serves Kentinde Uluslararası  Ağırlık ve Ölçümler Bürosunda korunmaktadır. 3,9 cm boyunda ve 3,9 cm çapında ki bu silindirin, platin-iridyum alaşımından yapılmasının nedeni bu alaşımın çok kararlı olmasıdır. Bu kararlılığı sayesinde yıllarca hiçbir kayba uğramadan saklanabilir. &lt;br /&gt;Ağırlık: Cisme uygulanan yerçekimi kuvvetine ağırlık denir, birimi Newton dur. Ağırlık yerçekimine bağlı olduğu için kütle değişmezken  ağırlık ölçüldüğü bölgenin yer çekimi ivmesine bağlı olarak değişir. &lt;br /&gt;Hacim: Cismin evrende kapladığı yere hacim denir. Her hangi bir cisim için hacim ortamın sıcaklığına ve basınca göre değişebilir. &lt;br /&gt;Eylemsizlik: Maddenin durumunu koruma eğilimine eylemsizlik adı verilir. Örneğin duran bir cisim herhangi bir kuvvet etkisinde kalmadığı sürece hareket etmez. Hareket eden bir cisim de herhangi bir kuvvet altında kalmadığı sürece durmaz. &lt;br /&gt;Maddenin Ayırt Adici Özellikleri:&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her madde için sabit bir değeri olan ve maddelerin birbirinden ayırt edilebilmesini sağlayan özelliklere maddenin ayırt edici özellikleri denir.&lt;br /&gt;Ayırt Edici Özellik Katı Sıvı Gaz&lt;br /&gt;Özkütle                  + + +&lt;br /&gt;Genleşme                  + + -&lt;br /&gt;Esneklik                  + - -&lt;br /&gt;Çözünürlük                  + + +&lt;br /&gt;İletkenlik                  + + +&lt;br /&gt;Kaynama Noktası - + -&lt;br /&gt;Erime Noktası + - -&lt;br /&gt;Donma Noktası - + -&lt;br /&gt;Öz Kütle: Birim hacimdeki kütleye öz kütle denir.&lt;br /&gt;Genleşme: Isının etkisi ile cismin boyunda ve yüzeyinde meydana gelen değişikliklere genleşme denir.&lt;br /&gt;Esneklik: Bir kuvvetin etkisi ile maddenin şeklinde meydana gelen değişikliğe esneklik denir.&lt;br /&gt;Çözünürlük: Bir maddenin diğer madde içerisinde çözünme oranına çözünürlük denir.&lt;br /&gt;İletkenlik: Maddenin elektronları bir noktadan bir noktaya ilete bilme özelliğine iletkenlik denir.&lt;br /&gt;Kaynama Noktası: Sıvı haldeki bir maddenin kaynaması için gerekli olan sıcaklık değeri.&lt;br /&gt;Yoğunlaşma Noktası: Gaz haldeki bir maddenin sıvı hale geçebilmesi için gerekli olan sıcaklık değeri.&lt;br /&gt;Erime Noktası: Katı haldeki bir maddenin sıvı hale geçebilmesi için gerekli olan sıcaklık değeri.&lt;br /&gt;Donma Noktası: Sıvı haldeki bir maddenin katı hale geçebilmesi için gerekli olan sıcaklık değeri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elementler: Aynı cins atomlardan meydana gelen maddelere element adı verilir. &lt;br /&gt;•Saf ve homojen maddelerdir &lt;br /&gt;•En küçük yapı taşları atomdur &lt;br /&gt;•Belirli bir erime ve kaynama noktaları vardır &lt;br /&gt;•Öz kütleleri sabittir &lt;br /&gt;•Kimyasal ve fiziksel yöntemlerle ayrıştırılamazlar &lt;br /&gt;•Sembollerle gösterilirler &lt;br /&gt;Bileşikler: Farklı cins atomların belli oranlarda bir araya gelerek oluşturdukları maddelere bileşik adı verilir.&lt;br /&gt;•Saf ve homojen maddelerdir &lt;br /&gt;•Bileşikleri oluşturan maddeler kimyasal özelliklerini kaybederler &lt;br /&gt;•Bileşikleri oluşturan maddeler belli oranlarda bir araya gelirler &lt;br /&gt;•Kimyasal yollarla ayrıştırılabilirler &lt;br /&gt;•Belirli bir erime ve kaynama noktaları vardır &lt;br /&gt;•Özkütleleri sabittir &lt;br /&gt;•Formüllerle ifade edilirler &lt;br /&gt;Karışımlar: Birden fazla maddenin kimyasal özellikleri değişmeyecek şekilde rasgele oranlarda bir araya getirilmesi ile oluşturulan yeni maddelere karışım adı verilir.&lt;br /&gt;•Saf değildirler &lt;br /&gt;•Karışımı oluşturan maddelerin kimyasal özellikleri korunur &lt;br /&gt;•Fiziksel yollarla ayrıştırılabilirler &lt;br /&gt;•Erime ve kaynama noktaları sabit değildir &lt;br /&gt;•Sabit bir özkütleleri yoktur &lt;br /&gt;•Karışımı oluşturan maddeler arasında sabit bir oran yoktur &lt;br /&gt;Karışımlar homojen ve heterojen olmak üzere ikiye ayrılırlar.&lt;br /&gt;Homojen Karışımlar: Her yerinde aynı özellikleri gösteren karışımlara homojen karışım denir. Çözelti olarak ta adlandırılan homojen karışımlar tek bir madde gibi davranırlar.&lt;br /&gt;Heterojen Karışımlar: değişik yerlerinde farklı özellikler gösteren karışımlara heterojen karışımlar denir.&lt;br /&gt;Heterojen karışımlar emülsiyon ve süspansiyon olmak üzere ikiye ayrılırlar.&lt;br /&gt;Emülsiyon: Bir sıvının başka bir sıvı içinde oluşturduğu heterojen karışımlara emülsiyon karışım adı verilir.&lt;br /&gt;Süspansiyon: Bir sıvı içerisinde bir katının tam olarak çözülmeyip küçük zerrecikler halinde dağılmasıyla oluşan heterojen karışımlara emülsiyon karışım adı verilir.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6378791332022285318-1831315543056343891?l=kitap-odev.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kitap-odev.blogspot.com/feeds/1831315543056343891/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6378791332022285318&amp;postID=1831315543056343891' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6378791332022285318/posts/default/1831315543056343891'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6378791332022285318/posts/default/1831315543056343891'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kitap-odev.blogspot.com/2008/02/madde-ve-zellikleri.html' title='Madde Ve Özellikleri'/><author><name>murnes</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13562402893564206103</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6378791332022285318.post-2681606260240956800</id><published>2008-02-17T20:38:00.002-08:00</published><updated>2008-02-17T20:39:43.314-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tarih'/><title type='text'>Rönesans ve Reformun Çıkış Sebepleri ve Sonuçları</title><content type='html'>Reform:&lt;br /&gt;16. yy.da Batı Kilisesi’nde gerçekleşen dinsel devrim. Siyasal,iktisadi ve toplumsal etkileriyle Hıristiyanlığın üç ana kolundan biri olan Protestanlığın ortaya çıkmasına yol açmıştır. En büyük önderleri Martin Luther ve Jean Calvin’dir.&lt;br /&gt;16. yy. reformcularını ortaya çıkaran Katolik Kilisesi’nin yapısı oldukça karmaşıktı. Yüzyıllar boyunca kilise,özellikle de papalık makamı Batı Avrupa’nın siyasal yaşamıyla iç içe geçmişti. Bunun sonucundan ortaya çıkan siyasal entrika ve manevralar kilisenin durmadan artan gücü ve zenginliğiyle birleşince kilise ruhani bir güç kaynağı olarak yozlaşmaya başlamıştı. Endüljans uygulaması ve kutsal emanetlerin satışa çıkarılması ile din adamları arasındaki yolsuzluklar ve dindarların sömürülmesine ve kilisenin manevi yetkisinin zayıflamasına neden oluyordu.&lt;br /&gt;16. yy.dan önce de, ortaçağ boyunca Aziz Francesco, Pierre Valdo, Jan Hus ve John Wycliffe gibi reformcu din adamları kilise içindeki yozlaşmayı dile getirmişlerdi. 16. yy. başlarında büyük hümanist bilgin Desiderius Eromus da ahlaki yozlaşmaya ve boş inançlara karşı Katolik Kilisesi’nde liberal bir reformun gerekliliğini savunmuş ve Hz. İsa’nın örnek alınmasını önermişti. Bütün bunlar Reform’un başlangıç günü sayılan 31 Ekim 1517’de tüm Azizler Yortusu’nun arifesinde Luther’in Wittenberg’de &lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;Schlosskirche’nin kapısına Doksan Beş Tez’i asmasından önceki reform kıpırtılarıydı.&lt;br /&gt;Luther’e göre kendisiyle önceki reformcular arasındaki fark, öncekilerin kilise yaşamında ki yozlaşmaya karşı çıkmakla yetinmelerine karşılık, onun sorununun kökenini, kilisenin kurtuluş ve kayra öğretisindeki sapmayı hedef almasıydı. Tanrı‘nın karşılıksız kayrasının endüljanslara ve bu dünyada iyi iş işlenmeye bağlanmasına katkıda bulunabileceğin öğretisinin İncil’lerde yer almadığını savunuyordu. Luther’in kilisenin etik ve ilahiyat bakımından yenilenmesiyle ilgili yaklaşımının ipuçları buradaydı: Kutsal metinlerin tek başına bağlayıcılığı (sola sciptura)ve işlerle değil yalnızca imanla (sola fide) aklanma. Luther Katolik Kilisesi’yle bağları koparma yanlısı olmamakla birlikte papalıkla çatışma kaçınılmazdı.1520’de Worms’daki İmparatorluk Meclisi (Diet) önünde yargılandı,ardından da aforoz edildi. Kilise içinde reformu amaçlayan hareket sonunda Batı Hıristiyanlığın bölünmesine yol açtı.&lt;br /&gt;Almanya’daki Reform kısa sürede farklı akımlara dönüştü; bunların çoğu Luther’in girişiminden bağımsız gelişti. Huldryc Zwingli Zürich’te oluşturduğu dinsel yönetim çevresinde devleti ve kiliseyi Tanrı’ya hizmet amacı içinde birleştirdi. Zwingli iman yoluyla aklanma önertisinin öneminde Luther’le anlaşıyor,ama Komünyon ayini konusunda ondan çok daha köktenci bir görüş benimsiyordu. Luther, Katolik Kilisesinin Komünyon ayininde kutsal ekmek ve şarabın Hz. İsa’nın gerçek bedenine ve kanına dönüştüğü yolundaki tözdönüşümü öğretisini yadsıyor, ama Hz. İsa gerçekte her yerde olduğuna göre onun bedeninin de ekmek ve şarapta hazır bulunduğunu öne süren tözbirliği öğretisini savunuyordu. Komünyon’un İsa’nın ölümünün anılmasından ve bir imkan ikrarından başka anlam taşıdığını ileri süren Zwingli gibi de düşünmüyordu. &lt;br /&gt;Zwingli’nin çevresinden, ondan daha köktenci olan bir başka grup doğdu. Köktenci Reformcular kutsal metinlerin bağlayıcılığı ilkesinin ödünsüz uygulanması gerektiğini savundular ve çocukların vaftiz edilmesine karşı çıkarak Zwingli’den koptular. Çocukluklarında vaftiz edilenleri yetişkinken yeniden vaftiz ettikleri için Anabaptistler adını alan grubun İsviçre’deki kolu Hz. İsa’nın İncil’lerde sunduğu örneği izleyerek her türlü yemin etmeyi reddetti, silah taşımaya karşı çıktı ve kilise ile devletin kesin olarak birbirinden ayrılması gerektiğini savundu. Protestanlığı benimsedikten sonra Fransa’dan kaçan Fransız avukat Jean Calvin’i izleyenler Protestanlığın öteki önemli kollarından Kalvenciliği oluşturdular. Calvin Basel’de yeni Reform hareketinin ilk kapsamlı ve sistematik ilahiyat incelemesi olan Christianae religionis institutio’yu (Hıristiyan Dininin temelleri) yayımladı. Calvin Luther’in iman yoluyla aklanma önertisini paylaşmakla birlikte, dinsel yasalar ile İncil’i kesin çizgilerle ayırmaya çalışan Luther’e göre Hıristiyan toplumu içinde yasalara daha olumlu bir işlev yüklüyordu. Calvin, Tanrı’nın seçilmiş kullarından oluşan disiplinli bir toplum idealini Cenevre’de sınama olanağı buldu.&lt;br /&gt;16. yy. boyunca Reform hareketi öteki Avrupa ülkelerine de yayıldı. Yüzyılın ortalarında Luthercilik Kuzey Avrupa’da egemenliği kurulmuştu. Kralların çok zayıf, soyluların güçlü, kentlerin de az olduğu, ayrıca dinsel çoğulculuğua öteden beri alışkın olan Doğu Avrupa ise Daha köktenci Protestanlık biçimlerine açıktı. İspanya ve İtalya ise Karşı Reform Hareketinin merkezleri oldu, Protestanlık buralarda hiçbir zaman etkinlik kuramadı.&lt;br /&gt;İngiltere’de Reform hareketinin kökleri dinsel olmaktan çok siyasaldı. Papa VII. Clemens’ten boşanma izni alamayan VIII. Henry papalığın yetkisini reddetti ve 1534’te başında kralın bulunduğu Anglikan Kilisesini kurdu. 16. ve 17. yy. çeşitli yasalarla Katoliklerin ibadeti yasaklandı,yurttaşlık hakları kısıtlandı, bazı Katolik papazlar idam cezasına çarptırıldı. Bu ceza yasaları 1791, 1832 ve 1926’da çeşitli yasalarla yürürlükten kaldırılacaktı. Siyasal sonuçları bir yana, Henry’nin attığı adımlar İngiltere’de dinsel reformun başlangıcını oluşturdu. The Book Of Common Prayer (Toplu Dua Kitabı) adıyla İngilizce bir ayin kitabı düzenlendi. Cenevre’de kaldığı sürede Calvin’den etkilenen John Knox Presbiteryenliğin İskoçya’da devlet kilisesi olmasına öncülük etti. Böylece İskoçya ve İngiltere’nin birleşmesi sağlandı.&lt;br /&gt;Elektör II. Johann Georg’un 1667’de 31 Ekim’i Saksonya’da Reform Günü olarak ilan etmesinden sonra bu gelenek öteki Protestanlarca da benimsenmiştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rönesans:&lt;br /&gt;(Fransızca renaissance, İtalyanca rinascita “yeniden doğuş” ,Avrupa tarihinde, 14. yy. sonuyla 15. ve 16. yy. kapsayan ve en belirgin özelliği Eski Yunan ve Roma kültürünün canlandırılması olan dönem. Aynı zamanda bir keşifler ve serüven çağı olan Rönesans boyunca, astronomide Ptolemaios sisteminin yerini Kopernik sistemi almış, kağıt, matbaa, pusula ve barut gibi yeni ürün ya da teknolojiler yaygın uygulama alanı bulmuştur.&lt;br /&gt;“Ortaçağ” kavramını 15. yy. bilginleri, bilginleri, Eski Yunan ve Roma dünyasının yıkılmasıyla bu dünyanın kendi yüzyıllarında yeniden keşfedilmesi arasındaki (“ortadaki”  dönemi belirtmek amacıyla ortaya atmışlardı. Ama Rönesans’ın kökleri ortaçağın sonlarında, 12.yy. başlayan bir dizi siyasal,toplumsal ve düşünsel dönüşümde yatıyordu. Bu gelişmelerin başında Rönesans’ın anayurdu sayılan İtalyan kentlerinin gelişmesi geliyordu. Bu kentlerde soylular, tüccarlar, rantiyeler ve zanaatçılar bir arada yaşayıp çalışıyor, aynı milislerde çarpışıyor,evlilik yoluyla ilişki kuruyor,özellikle Kilise’nin otoritesine karşı ortaklaşa direniyordu. Ortak bir düşmana karşı siyasal bir eylem birliği bu kentlerin halklarında bir topluluk bilinci ve yurttaş bağlılığı yaratmaya başlamıştı. Kentsel bütünleşme hem kent toplumu içinde yeni iktidar organlarının oluşmasına, hem de kentler arasında, çevrelerindeki alanlara sahip olma mücadelesinin doğmasına yol açtı.&lt;br /&gt;Daha 13. yy. İtalyan kentlerine özgü bir halk egemenliği kavaramı gelişti. İvedi kararların gerektiği durumlarda bir parlamento toplantıya çağırılıyordu. Ama 14. yy. bu kentlerden bazıları kent içindeki iktidar kavgaları nedeniyle demokratik yönetim tarzından uzaklaşarak tek adam yönetimine yönelmeye başladı; yüzyıl sonuna gelindiğinde signoria yaygın yönetim biçimi oluşmuştu. Bu nedenle bir yandan feodalizmin kurumsal yapısı yıkılırken, bir yandan da feodalizme özgü değerler yeni biçimler altında canlanıyor, böylece Rönesans Döneminin karakteristik devlet anlayışı ortaya çıkıyordu. &lt;br /&gt;Sonunda kent devleti, daha önce tek tek yurttaşların bir araya gelmesiyle sağlanan işlevlerin çoğunu üstlendi; bireyler artık hiçbir aracı olmaksızın doğrudan devletle karşı karşıyaydı, Rönesans insanı hem bir birey olarak kendisinin, hem de yetki alanı içindeki herkes için bir baba, bir anne ve aile olan devletin varlığının bilincindeydi. Öte yandan kent topluluğu içinde okuryazarlığın artması ve bir yeni edebiyat beğenisinin gelişmesi daha önce yalnızca din adamlarının elinde olan kültür tekeline son verdi. Yeni meslekler, din adamı olmayanlar arasında okuryazarlığın artmasının ve uzmanlaşmanın bir yansımasıydı. &lt;br /&gt;Hümanizm. Rönesans’ın dünya görüşünün ilk dışavurumu Hümanizm olarak bilinen düşünce akımıydı. Hümanizm, ortaçağın düşünce yaşamına egemen olan ve Skolastik felsefeyi yaratan bilgin din adamlarınca değil, kilise dışındaki kültür adamlarınca başlatıldı. Dante ve Petrarca’nın öncülük ettiği bu akımın başlıca temsilcileri Gionozo Manetti, Leonardo Bruni, Marsilio Ficino, Pico della Mirandola, Lorenzo Valla ve Coluccio Salutati’ydi. 1453’te İstanbul’un Osmanlılar tarafından fethedilmesi pek çok Doğulu araştırmacının Batı’ya kaçarak önemli kitaplar ve el yazmaları ile Yunan araştırmacılık geleneğini Rönesans’ın ana yurduna taşımalarını sağladı. &lt;br /&gt;Hümanizmin en belirgin özelliği, bütün dışavurumlarıyla ve kazanımlarıyla insanı kendine konu edinmesiydi. İkinci olarak Hümanizm, bütün felsefe ve ilahiyat okullarının taşıdığı doğruluk öğesini birbiriyle bağdaştırmayı amaçlıyordu. İnsanın, ilk günahının kefaretini ödeyecek biçimde yaşamasını en soylu eylem olarak gören ortaçağ anlayışının tersine Hümanistler yaratıcılık ve doğaya üstün gelme mücadelesine ağırlık veriyorlardı. Son olarak Hümanizm yitik insan tininin ve bilgeliğinin yeniden doğmasına umut bağlamıştı; bunun yolu da ilkçağın Yunan ve Roma uygarlıkları ile onların değerlerini yeniden keşfedip benimsemekten geçiyordu. Ama bunu gerçekleştirmeye çalışırken Hümanistler yeni bir düşünsel bakışın doğmasına ve yepyeni bilgi dallarının gelişmesine katkıda bulundular.&lt;br /&gt;Rönesans Döneminde “yeniden bulunan” ilkçağ düşünürlerinin çoğu gerçekte ortaçağda biliniyor, kitapları raflarda duruyordu. Rönesans’tan önce ilkçağı canlandırma akımları yaşanmış, 12. Yy. Aristoteles’in bugün bilinen bütün yapıtları derlenmişti. Rönesans’ın gerçek etkisi insanı dinsel iktidarın dayattığı zihinsel kalıplardan özgürleştirmek, özgür araştırma ve eleştiriyi esinlendirmek, insan düşüncesinin ve yaratıcılığının taşıdığı olanaklara güveni pekiştirmek oldu.&lt;br /&gt;Rönesans’ın siyasal düşüncesi ise Niccolo Machiavelli’nin II Principe adlı yapıtında en olgun anlatımını buldu. Siyasette devletin çıkarlarının belirleyeceğini savunduğu bu ünlü yapıtta ideal örnek olarak Cesare Borgia’yı seçen Machiavelli, siyasal davranış yasalarını da Roma örneğine dayandırıyordu. Machiavelli’ye göre devlet yönetimi zamandışı yasalara bağlı bir sanattı ve tıpkı hukuk felsefesi ve hekimlik gibi ortak Hıristiyan ettiğinin kısıtlanmalarından kurtulmalıydı.&lt;br /&gt;Hümanist dünya görüşü ve onun doğurduğu Rönesans, İtalya’dan kuzeye doğru Avrupa’nın her köşesine ulaştı. Okuryazarlığın ve klasik metinlerin büyük bir hızla yayılmasına olanak veren matbaa bu gelişmeyi daha da çabuklaştırdı. Hümanistlerin sağladığı düşünsel atılım Hıristiyanlıkta Reform hareketinin kıvılcımını yaktı ama Reform gerçekte Rönesans’ın laik değerlerine karşı bir tepki niteliği taşıyordu. 16. yy. sonuna gelindiğinde Reform ve Karşı Reform hareketleri arsındaki mücadele Avrupa’nın düşünsel yaşamına damgasını vurmuştu. &lt;br /&gt;İtalya’da Hümanistler Latince’nin yanı sıra çok sayıda yerel lehçede yapıtlar verdiler. Edebiyatta yerel dillerin önem kazanması, bunların zamanla ulusal diller olarak gelişmesine, hem ilk çağın bilim ve sanat yapıtlarının, hem de Kitabı Mukaddes’in yerel dillere çevrilmesine yol açtı. Bu gelişmede okuryazarlığın bir ayrıcalık olmaktan çıkmasına büyük katkıda bulundu. &lt;br /&gt;15. yy. başlarında Hümanist eğitimin merkezi İtalya’ydı. Ama aynı yüzyılın sonlarına doğru Londra, Paris, Anvers, daha kuzeydeki Avrupa kentlerinin de kendi başlarına bire merkez durumuna geldi. Ulusal dillerin güçlenmesi çeşitli ülkelerde edebiyat alanında önemli yapıtların üretilmesine ortam hazırladı. &lt;br /&gt;Bilim. Ortaçağ’ın evren ve doğa anlayışı, Aristoteles’in fiziği, Gelanos’un tıp bilgisi, Ptolemaios’un astronomisi ve Hıristiyan ilahiyatının bir karışımıydı. Bu anlayışın yerine yeni bir bilimsel dünya görüşünün geçmesini sağlayan bilim adamlarından yalnızca Kopernik Rönesans Döneminde yaşadı. Ama Rönesans, eski Yunan ve Roma’nın bilim ve felsefe yapıtlarını yaygınlaştırıp tanıtarak bu bilimsel devrimin düşünce alanındaki ön koşullarını hazırladı. Örneğin yaklaşık 2000 yıldır yer’in merkez sayıldığı astronomide,ilk çağın Güneş merkezi kuramları ilk kez Rönesans Döneminde tartışılmaya başladı. Hümanistler aritmetik ve geometriyi de beşeri bilimler arasına kattılar, mekanın düzenlenmesinde geometri kurallarını uygulayan ressam ve mimarlar perspektif kurallarını saptadılar. Bu dönemde tüm üniversitelerde cebir en gözde bilim dallarından biri idi. Teknik adamlar 15. ve 16. yy. kuramsal bilimlerden çok toplumsal çevreyi değiştiren başarılar elde ettiler. En büyük teknik ilerleme matbaanın geliştirilmesi ve yaygınlaştırılması oldu. Bu gelişme iletişim tarihinde neredeyse yazının geliştirilmesine eş değerde bir devrim yarattı.&lt;br /&gt;Resim ve Heykel. Rönesans’ın en önemli sonuçlarından biride güzel sanatlar alanındaki ilerlemelerdi. Dinsel bağnazlıkların kırıldığı ve yeni görüşlerin öne çıktığı dönemde gerek resim, gerekse heykel sanatında gerçekçi bir bakış açısı egemen oldu. İnsan ideal güzellik kavramı içinde ideal oranlarında ele alındı. Dinsel konuların işlenişinde bile gerçeğe yakınlık yeğlendi. &lt;br /&gt;Roma’da etkinlik göstermeye başlamadan önce ilk yapıtlarını Floransa’da gerçekleştiren Leonardo da Vinci, bu dönem resimleriyle Yüksek Rönesans’ın habercisiydi. Leonardo yaptığı anatomik çalışmalarla insanı en doğru biçimde betimlemenin yollarını aradı. Bu dönemde amaç uyum ve denge idi. Ayrıca hareket de önem kazanmıştı.&lt;br /&gt;Perspektif kurallarının saptanması heykel sanatını da etkiledi. Heykelciler mekan içinde yer alan bir heykelin ya da bir yüzeydeki kabartmaların görünüşünde ortaya çıkacak biçim bozulmalarından daha dramatik bir etki elde etmek için perspektif kurallarını kullandılar. Vasari, Rönesans heykelini Nicola Pisano ile başlatsa da pek çok sanat tarihçisi bugün ilk Rönesans heykelcisi olarak Donatello’yu kabul eder. Donatello yalnızca klasik öğeleri kullanmakla kalmayıp, Antik çağ ruhunu yapıtlarına yansıttı. &lt;br /&gt;Mimarlık. Mimarlık alanında da Rönesans, antik çağın yeniden doğuşu oldu. Ama bu dönem yapıtları antik örneklerin kopyaları değil, 15. yy. anlayışı ve dünya görüşü doğrultusunda yorumlarıydı. Rönesans mimarlığın ilk temsilcisi, yarım kalmış bir Gotik Dönem yapısı olan Floransa Katedrali’nin kubbesini tamamlayan F. Brunellesci sayılır. Rönesans sanatının yönlenişinde temel dayanak noktalarından birini oluşturan Perspektifin kurallarını ortaya koyan ilk kurallardan biri de, ressam Masaccio ve mimar alberti ile birlikte Brunellaschi’ydi Perspektif sayesinde mimarlar tasarladıkları yapının daha bitmeden, hatta yapımına bile başlanmadan nasıl görünebileceğini çizerek ifade edebiliyorlardı. Bu da mimarlığı taşçılık ya da marangozluk gibi bir el işçiliği olmaktan çıkartarak ileri bir tasarım sanatı düzeyine getirdi. Yeni mimarlık anlayışının kuramlarını oluşturup yetiştirenler ise Alberti, Filarete vb ondan sonraki kuşağın sanatçıları oldu.&lt;br /&gt;Rönesans Döneminde daha pek çok tasarımda kullanıldı ve yapıda uygulandı. Bunun nedeni merkezi şemanın, insanı yaşamın merkezine yerleştiren Rönesans düşünce biçimini ve dünya görüşünü mimarlıkta yansıtmasıydı. Gerçekten de böyle merkezi planlı bir yapının ortasında durulduğunda her şeyin o merkeze yönelik olarak düzenlendiği bakış herhangi başka bir yöne çekecek hiçbir yapı aksının bulunmadığı hemen algılanıyordu. Aslında böyle bir merkezin özel konumu iç mekanın hangi noktasında durulursa durulsun, kolaylıkla kavranabiliyordu.&lt;br /&gt;Aynı dönemde ve izleyen yıllarda mimarlık çeşitli kişisel yönelişlerin getirdiği çok zengin bir ifade olanağına ulaştı. Bu tutumun en iyi örnekleri A. Palladio’nun Rönesans’ın klasik Hümanizm çizgisi üzerindeki son kuramcı mimardı. Çağdaşları Michelangelo’dan da Venedik temsilcileri Sansavino ile Sanmicheli’den de etkilenmişti. Bütün bu etkilerin izleri, ilk büyük yapısı olan Vicenza’daki belediye binasında açıkça görülür. Palladio, Bazilika adıyla bilinen onararak büyük ölçüde değiştirdiği bu eski yapıda içeriye çektiği büyük balkonlarla cephede bir ışık-gölge karşıtlığı, bir hareket yaratmış, böylece Rönesans’ın sakin, durağan mimarlığından, baroğun hareketli düzenlenmesine doğru ilk adımı atanlardan biri olmuştu. Onun klasik mimarlık öğelerini gittikçe daha fazla uyguladığı yapıları Rönesans’ı son bir kez daha doruk noktasına ulaştırdı.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6378791332022285318-2681606260240956800?l=kitap-odev.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kitap-odev.blogspot.com/feeds/2681606260240956800/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6378791332022285318&amp;postID=2681606260240956800' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6378791332022285318/posts/default/2681606260240956800'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6378791332022285318/posts/default/2681606260240956800'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kitap-odev.blogspot.com/2008/02/rnesans-ve-reformun-k-sebepleri-ve.html' title='Rönesans ve Reformun Çıkış Sebepleri ve Sonuçları'/><author><name>murnes</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13562402893564206103</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6378791332022285318.post-3684539042386988399</id><published>2008-02-17T20:38:00.001-08:00</published><updated>2008-02-17T20:38:48.261-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sosyoloji'/><title type='text'>Sosyalizm</title><content type='html'>Sosyalizm sözcüğünün kullanımı XIX. yüzyılın ilk çeyreğine kadar gider. Sözcüğün ilk kez kullanıldığı tarih ve sözcüğün isim babası konusunda birçok çelişkili tez karşıtlaşır (J. Elleinstein, 1984). Kısmen anektodik olan bu tartışmalar temel bir sorun çıkarırlar gene de: sosyalizm hangi dönemde “üretilmeye” başlamıştır (E. Durkheim).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1766’da keşiş Ferdinand Facchinei socialismo sözcüğünden başlangıçta özgür ve eşit insanlardan oluşan, karşılıklı anlaşmaya dayalı bir toplum öğretisi anladığını söyler. Sözcük yirmi yıl sonra başka bir İtalyan yazarı, Appiano Buonafede tarafından kullanılmıştır. 1803’te ise Vicenze’li bir din adamının, Giacomo Giulani’nin kaleminde rastlanır bu sözcüğe; Giulani XVI yüzyılın bireyci teorilerini çürütmeye çalışmıştır. Bununla birlikte sözcüğün modern anlamda kullanılması Fransa’da ve İngiltere’de aşağı yukarı aynı zamanda 1830-1840 arasında doğmuştur (Elie Halévy)&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sözcük İngiltere’de, 1835’te Robert Owen tarafından kurulan Association of all classes off all nations tartışmaları sırasında yaygınlaşmıştır. Elie Halevy şunları söylüyor bu konuda: “Sözcük o dönemde André Lalande’ın Vocabulaire technique et critique de la philosophie adlı yapıtının çok önemli “Sosyalizm” maddesine katkısı bağlamında Robert Owen’ın son derece popüler eğilimini yansıtmaktaydı ve buna göre özgür bir kooperatif birlikleri topluluğuyla devletin yardımı olmadan, devlete başkaldırı içinde yeni bir iktisadi ve ahlaksal dünya kurulabilirdi.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı yazar, bir bölümü Supplément du Vocabulaire de la philosophie’de yayımlanan Fransız Felsefe Derneği’ne gönderdiği bir mektupta “Socialist hatta Socialism sözcüğüne 24 Ağustos 1833 tarihinde Londra’daki bir devrimci gazetede rastladığını” söyler. “Gazete A socialist imzalı bir mektubu yayımlamış. Dolayısıyla sözcüğün bu tarihte İngiltere’de yaygın biçimde kullanıldığını kabul etmek gerekir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sosyalist sözcüğü Fransa’da Saint-Simon’cularla birlikte ortaya çıkmıştır. Ekim 1830’un ikinci yarısında Saint-Simon’culuğa geçen gazete Le Globe 1 Şubat 1832’de Joncitres’in Victor Hugo’nun Les Feuilles d’Automne’u üstüne bir makalesini yayımlar. Yazar şöyle diyor bu yazısında: “Biz kişiliği sosyalizme feda etmek istemiyoruz, sosyalizmi de kişiliğe feda etmek istemiyoruz. Bu şu anlama gelir genel yaşamdan zevk duymak, başka insanların mutluluklarından duyulan mutlulukla titremek, başka insanlarla birlikte ağlamak... ve bunları aile mutluluğu, içe dönük şiir, iki insanın birlikte aynı düşü görmesiyle uzlaştırmak” Bu anlayış tuhaf biçimde netlikten yoksundur kesinlikle. Bu sözcüğü büyük olasılıkla ilk kez Pierre Leroux kullanmış ve kesin anlamını vermiştir ona. Birçok vesileyle de sözcüğün isim babası olduğunu yinelemiştir. Greve de Samarez’de (1863) şöyle der: “Sosyalizm sözcüğünden ilk kez ben yararlandım. O zaman hiç kullanılmamış, yeni ve gerekli bir sözcüktü bu:ben sözcüğü geçerlilik kazanmaya başlayan bireyciliğe karşı destekledim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaklaşık yirmi beş yıl önce.” Sözcüğün kullanımını yaygınlaştıran Leroux’nun yapıtının tarihi ve başlığı bilinmektedir günümüzde. Pierre Leroux Revue encyclopédque’in ekim-aralık 1833 tarihli sayısında “Bireycilik ve Sosyalizm” adlı önemli bir makale kaleme almış ve burada hem İngiliz ekonomi politiğini hem de Saint-Simon öğretisini reddetmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elie Halevy ise onun isim babalığını reddetmiş ve Leroux’nun “bu sözcüğü, gerçekten gerekli yeni bir sözcük olduğundan çeşitli vesilelerle kullanan birçok Saint-Simon’cudan biri olduğunu” ileri sürmüştür: bütün vakitlerini “bireycilik”i lanetlemekle geçiren insanlar ondan çok zor vazgeçebilirlerdi.” Bununla birlikte şunu kesinlikle kabul etmek gerekir ki o bu sözcüğü yaratmamışsa da ilk kez sistematik biçimde kullanmış ve önce sosyalizmi Prosper Eufanıln’ın yorumladığı Saint-Slmon’cu bir öğreti gibi göstermiştir: “ezici, asimile eden yenipapalık; bu öğreti insanlığı bir makineye dönüştürecektir ve bu düzende gerçek, yaşayan doğalar, bireyler kendi kaderlerini ellerinde tutan bireyler olmaktan çıkıp yararlı maddeler haline geleceklerdir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu şekilde tanımlanan sosyalizm Leroux’nun lanetlediği bir öğretidir, birlik, beraberlik düşüncesinin abartılmasıdır ve bu düşünce içinde var olan aşırılıklar “özgürlük adına insanları vahşi kurtlara dönüştüren, toplumu da en küçük parçalara ayıran İngiliz ekonomi politiğinin bireyciliğin aşırılıklarına uygunsuz biçimde denk düşer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama “Bireycilik ve Sosyalizm” adlı yazısının 1847’de tekrar basımı dolayısıyla eklediği bir notta şu görüşlere yer vermiştir: “bir kaç yıldan beri toplumsal reformlarla ilgilenen, bireyciliği eleştiren ve lanetleyen bütün düşünürlere sosyalist deme alışkanlığı doğdu I...l dolayısıyla mutlak sosyalizme karşı her zaman mücadele etmiş olan bizler de sosyalist olarak tanınıyoruz bugün [....] Eğer sosyalizm Özgürlük, Kardeşlik, Eşitlik, Birlik kavramlarından hiçbirini feda etmeyen, tersine onları uzlaştıran bir öğretiyse hiç kuşkusuz sosyalistiz biz”. Ve gerçekten de Leroux 1834 yıllarındaki bireycilik ve “sosyalizm” eleştirisiyle sosyal demokrat idealinin tanımının taslağını çiziyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Louis Reybaud, ağustos 1836, kasım 1837 ve nisan 1838’de Revue da deux mondes’da üç inceleme yazısı yayımlar “Modern sosyalistler “ ( Saint-Simon’cular, Charles Fourier, Robert Owen ). Bu yazılar sosyalizm sözcüğünün modern anlamla 1830’a doğru ortaya çıktığını kesinler. Fransa’da Fourier ve Saint-Simon’cuların yazılarında, İngiltere’de Robert Owen’ın yazılarıında dikkat çeker. Bu yenisözcük yeni gerçeklikleri karşılamaktadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sosyalist ögretiler XIX. yüzyıl başında kendiliklerinden ortaya çıkmamıştır. Kökenleri sanayi devrimi ve sanayi devrimiyle birlikte gelen sefalettir. İnsanın makinelerin gelişmesine kurban edilmesinin engellenmesini isterler ve kapitalist üretim örgütlenmesinin kaçınılmaz biçimde doğurduğu yoksulluğun, işsizliğin, üretim fazlalığının yaygınlaşmasının nedenlerini araştırırlar. Birbirlerine bağlı bir üreticiler topluluğu vizyonunun bencilce kar peşinde koşmasının karşısına bir kardeşlik dayanışmasını çıkarırlar. Bu yeni öğretilerin kökleri vardır hiç kuşkusuz. Sosyalizınin entelektüel kökenleriyle ilgili çifte problem ve Fransız devrimi sırasında XVI ve XVII. yüzyıldan başlayarak sosyalist taleplerin ortaya çıkması bu şekilde gerçekleşir. 1913 yılında Lenin’in ünlü formülü, “Marx’ın öğretisinin, XIX. yüzyılda, insanlığın en iyi yaratımlarının, Alman felsefesinin, İngiliz ekonomi politiğinin ve Fransız sosyalizminin bir sonucu olduğu” düşüncesi Marksizmin uygun ve hoş bir biçimde takdim edilmesidir ama sosyalizmin kökenleri sorusuna yanıt getirmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca birdenbire sosyalist öğretiler çoğalmaya başlar. L. Reybaud’nun hatırlattığı üç ad tek bir formüle indirgenmiş basitleştirici bir sosyalizm vizyonunu ifşa etmeye yeterlidir ama sosyalist öğretilerin çoğalması, Marksist sosyalizmin yayılması ve güçlenmesi, tarihi akışı içinde bu öğretileri sahiplenen bir işçi sınıfı hareketi aracılığıyla karşılaştığı güçlüklerin teorik yansımaları, nihayet gerçek sosyalizmin trajik yazgısı, sosyalizmin sorunsal birliğini ve değişim içinde sürekliliğinin anlamını tanımlamaya çalışan fikir tarihçilerinin karşılaştıkları güçlüklerin boyutları hakkında bilgi verir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öte yandan Leroux’nun sosyalist olmakla birlikte Saint-Simon’cu otoritarizm karşısında çekincelerinin gösterdiği gibi demokrasi ve sosyalizmin bağdaşabilirliği temel sorusu sorulmuştur artık. Sosyalizm sözcüğünün tarihi böylece bizi üç temel soruyu incelemeye götürür:&lt;br /&gt;• sosyalizmin derin ve farklı kökenleri sorusu,&lt;br /&gt;• sosyalizmin birliğini sağlayan belirleyici özellikler sorusu, &lt;br /&gt;• demokratik sosyalizm olasılığı sorusu sıkı biçimde birbirlerine bağlıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fransız devrimi bu üç problemi birbirine bağlar çünkü toplumsal sorunları çözmeye çalışırken insan hakları talebiyle despotizmi birleştirir, çünkü bu amaçla eski formüllere, altın çağ ve ilkel komünizm düşleri ve cüretli yeniliklere dönüşü harekete geçirir ve nihayet çünkü bir çok sosyalist onun yıkıcı özelliklerini eleştirir. Böylece sosyalist geleneklerin demokrasiyle kurduğu ilişkilerin bir yorumunu taslaklandırdığını ileri süren herkes her şeyden önce bir soruyu irdelemek zorunda kalacaktır: Fransız devriminde toplumsal sorunun doğuşu (Ph. Raynaud, 1991).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Krallığın çöküşü arifesinde devrimci taleplerin yeni özellikler kazandığı çok iyi bilinir. Robespierre ve Marat Jakobenlere yansıtırlar bunu. Jakoben cumhuriyeti, kısmen koşulların etkisiyle görülmemiş bir toplumsal siyaseti yürürlüğe koyar; bu siyasetin ilkeleri (bu bağlamda söz gelimi Enragés, Dolivier, L’ange, Babeuf adları akla gelir) XIX. yüzyıl sosyalist kuramcıları arasında ve günümüze kadar çelişkili yorumlara yol açmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1792 ağustos’undan nisan’ına kadar basında olsun, çeşitli toplantılarda olsun halkın egemen sınıfa karşı mücadelesi sürekli yüceltilmiştir. Paris’te Jacques Roux temel ihtiyaç mallarına narh koyulmasını ister, Lyon’da ise L’Ange tahıl için maksimum fiyat talep eder. Enragé’lerin (Kudurmuşlar) belli başlıları Varlet, Roux, Chaher, Leclerc hayat pahalılığına karşı halkın şiddetli protestolanna tanıklık ederler. Spekülatörlere ve vurgunculara göz açtırılmamasını isterler ve “bir sınıf başka bir sınıfı hiçbir ceza görmeden aç bıraktığında özgürlüğün boş bir hayalet olduğunu, varlıklı kimse tekel aracılığıyla insanlara ölüm ve yaşam hakkı tanıdığında eşitliğin boş bir hayalet olduğunu” söylerler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;25 Haziran 1793’te kızıl papaz Jacques Roux Konvansiyon’da tarihçi Albert Mathiez’in “Kudurmuşlar Manifestosu” başlıklı metnini okur ve “bencil insanın toplumun en çalışkan sınıfına karşı ölümüne bir savaşa giriştiğinden” sözeder. “Yer yüzündeki ürünlerin, toprağın, suyun, ateşin, havanın bütün insanlara ait olduğunu, ticaretin, mülkiyet hakkının insanları sefalet ve açlıktan öldürmekten başka bir şey olmadığını” söyleyecek kadar ileri gider. Bununla birlikte Kızıl Papazın talepleri asla tutarlı bir öğreti biçimini alamaz. Eşitlikçi özlem sankülot’ların şiddetine düşman Dolivier ve L’Ange’ın sistemlerinde daha gelişmiş bir biçim altında ifadesini bulur. Jaur Histoire socialiste de la Révolution française adlı yapıtında onları çok önemser.&lt;br /&gt;Mauchamps papazı yurttaş Pierre Dolivier temmuz 1793’de Essai sur lajustice primitive pour servir de prrncipe genérateur au seul ordre social qui peut assurer l’homme tous ses droits et tous ses moyens de bonheur adlı metnini yayımlar. Korkunç mülkiyet eşitsizliği hukuksal eşitliği yalanlar öyle ki hukuksal eşitlik yemden başka bir şey değildir. Şöyle diyorlar: “Mağdurlar da mal mülk sahibi olabilirler. Onlar kesinlikle ve hiçbir biçimde dışlanmış değildir. Yeni yasa kişilerin kayrılmasını ortadan kaldırmış ve istisnasız herkese gelişme ve ilerleme yollarını açmıştır. İşte eşitlik sözcüğünden anladıkları! Nasıl da hayale ihtiyaç var, nasıl birtakım sözcükler zorla kabul ettiriliyor. Hiçbir şeyleri olmayanlar kazanabilirler, ama her şeyden önce, niçin hiçbir şeyleri yok bunların?”. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dolivier büyük çiftlikleri ortadan kaldırmayı ve toprağı ne kadar aile varsa o kadar küçük köy işletmesine bölmeyi önerir. Adını söyleme cesareti gösteremeyen bu tarım yasası Jakobenlerin tasarladıkları biçimde bir eşitlik mücadelesini aşar. Toplumsal eşitlik aristokratik ayrıcalıkların ortadan kaldırılmasıyla karışmaz artık, malların eşit biçimde paylaşılması eğilimi ağır basar burada, mülkiyet ilkesi tehdit edilir ve bir mülksüzleştirme pahasına bireysel mülkiyetin sistematik biçimde dağıtılması önerilir. Ne var ki Dolivier, ltersine, bir küçük mülkiyet sahibi toplumu imajından kopmaz. François Joseph Lange (L’Ange [Melek] denir) 1790’da Plaintes et representations d’un cito yen decrt passif aux citoyens désrétécés act başlıklı broşüründe yoksulları etkileyen siyasal haklardan yoksun bırakmaya karşı çıkar. 1792’de Lyon belediyesine bir bildiri sunar: ekmeğin bolluğu ve doğru fiyatını saptamanın basit ve kolay yolları. Üreticiler tarafından beslenen kooperatif ambarları bireysel çabaların uyumlu duruma getirilmesini sağlayabilir... Ertesi yıl daha da ileri gider. Reméde a tout, ou Constitution invulnérable de félicité publique, projet donné maintes fois, sous différéntes formes adlı broşüründe bir kırsal komünizm çerçevesi içinde bireysel mülkiyetin sonunu tasarlar. Broşür dağıtılmaz. L’Ange ya da Dolivier ’nin uzun vadeli görüşleri artan pahalılığın getirdiği acil sorunları çözemezdi. Jakobenler daha çok, bir dönemde Kudurmuşlar tarafından açıklanan halk hareketinin baskısıyla önlemler almışlardı ve bu önlemler vesilesiyle sosyal demokrasiden söz edilebilmişdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Jakobenlerin sosyal politikalarının doruk noktasını belirleyen fiyat ve ücretlerin genel maksimum değerinin saptanmasından çok Saint-Just ’ün onaylattığı ventöse (26 Şubat ve 3 Mart 1794) kararnameleridir. Bu kararnamelere göre kuşkulu yollardan edinilen mallara el konacak ve bedava dağıtılacaktır bu mallar. Ama gerçekten uygulanabilen tek ilke tazminat ilkesi olmuştur. Saint-Just Institutlons republicaines öngördüğü gibi “yoksulları giydirmek ve örtmek için zenginleri soymak” yerine dilenciliğin üstesinden gelmeye yönelik bir ulusal hayır planına dönülür .&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zenginlere karşı saldırganlık, idealleri bağımsız küçük üretici statüsünün genelleştirilmesinde yatan Paris’li sankülot’un eşitlikçiliğinin aşılmasını düşündürmez asla Robespierre ’in ahlaksal eşitlikçiliği de bireysel mülkiyetle birliktedir: devletin, her insanın yaşama hakkına tecavüz etmedikçe güvencesi olduğu toplumsal konvansiyon Thermidor tepkisi içinde Eşitlerin komplosu bir dönemde desteğini gerekli bulan jakoben burjuvazinin teşvik ettiği bir halk hareketinin teorik ve pratik cüretinin son tanıklığıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1828’de Buonarroti’nin belirtmiş olduğu gibi Babeuf ve arkadaşları Direktuvar’ı alaşağı etmek için komplolar düzenlemişlerdir. Mayıs 1796’da tutuklanan Babeuf 1797’de idam edilir. Sylvain Maréchal’in Eşitler Manifestosu Babeuf’çülerin toplumsal öğretisini açıklar. Temel temalar Fransız devriminden sonra, “daha büyük ve artık son olacak başka bir devrimi” bildiren bölümlerde toplanmıştır. Gerçek eşitlikle ilgilenen Eşitler “tarım yasası”nı aşarlar ve “daha ince ve daha adil bir şeye (ortak çıkar ya da çıkarların ortaklığı)” değinirler: Bireysel toprak mülkiyetine son, toprak kimsenin değildir. Dünya nimetlerinden ortak yararlanmayı talep ediyoruz, istiyoruz: meyveler herkesindir’.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;L’Ange’ın v,e Robespierre’ci girişimlerin mülkiyeti ortak çıkarın emrine verme ve herkesin yaşama hakkıyla ilgili Fourier öncesi sezgilerinin yanında Fransız devriminin büyük eşitlikçi düşüncelerinin üçüncü öbeği Eşitler’in eseridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu eşitlikçilik sosyalist midir? Esasen hayır. Ama bu olumsuz yanıt bir dizi gerekli açıklamaya dayanır ve bunlar aracılığıyla sosyalizme ait olan şeyler belirir, oysa sosyalizmin uzak entelektüel kökenlerine bağlı olan şeyler daha kavranabilir kılınmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her şeyden önce şunu belirtelim ki bütün sözleşmelerde ortak olan mağdurlara yardım önlemleri sosyalizmden kaynaklanmaz. Özel ya da genel hayır ve yardım kurumlarının gelişmesini destekleyen teorileri ortaklaşa reddettiklerini söylemek sosyalist öğretiler arasındaki ayrılıkların boyutlarını küçümsemek anlamına gelmez. Sosyalistler toplumların zararlarını gördükleri kötülüklere hiç değişmeyen bir iktisadi yaşam içinde hayır kurumları ya da yardım sandıklan oluşturarak çare getirme anlayışı içinde değildirler. Sosyalizm her zaman örgütleyici olmak ister ve hayırın hiçbir şeyi örgütlemediği kanısındadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öte yandan bireysel mülkiyete bağlılık egemen modalitelerini ve biçimlerini eşitlikçi gerekliliğe bağlar. 14 Haziran 179l’de Le Chape her yasasının kabul edilmesi sadece burjuvazinin çıkarlarına uygun bir çalışma özürlüğünü değil halkın özlemlerini, az ya da çok bireysel mülkiyetleri eşitleştirme iradesiyle belirlenmiş talep defterlerindeki mülkiyete feodal engel karşı protestoları egemen kılar, bu taleplerin kesinlikle dokunulmaz ve kutsal mülkiyet hakkını ancak çok istisnai durumlarda zorlamasına izin verir. Halk sınıflarının en aktif grubu da bağımsız üreticilerden, dükkan işletenlerden oluşmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dolayısıyla ilk sosyalistlerin sanayi toplumunun düzensizliklerini ifşa etmeleri ve devrimci özgür bireysel girişimi eleştirmeleri nedensiz değildir Mülkiyet hakkının bu teorik önceliği çok katı biçimde sosyalist olmaktan çok Rousseau’cu olan eşitlikçiliğe sadece Eski Rejim’in ekonomik mevzuatının yeniden canlanmasından ve varsayımsal bir kırsal komünizm çerçevesi içinde mülkiyetin soyut biçimde olumsuzlanmasından gelen iki aldatıcı çıkış yolu bırakır. Bu özellikleriyle bu çıkış yolları gerileyicidir. Sanayi devrimi daha gücüldür hiç kuşkusuz ama tarım komünizmi sermaye birikimiyle ilgili olsun, büyük imalathanelerin işçilerinin statüsüyle ilgili olsun ilk işaretlerinin erken algılanması konusunda hiçbir işaret vermez. Buradan iki sonuç çıkar. Bir yandan bazı kilise babalarına, More, Campanella , daha sonra Moreliy ya da Mably ’ye maledilen ve Babeuf ya da L’Ange’ın düzenlerinin doğrudan yansıttıkları ilkel komünizmler sosyalizmlerin az ya da çok eski biçimlen değildir, öte yandan da sosyalizmin entelektüel kökenleri aslında bu uzak öğretilere ve onlara hayat veren soylu değerlere dayanır. İlkel komünizmden sosyalizmlere doğru kesiklikler vardır.. Ve birçok nedene dayanır bu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birincisi, sosyalistler iktisadi koşulların görülmemiş biçimde alt-üst olmasından gelen ve bazıları zararlı olan sonuçlarını dikkate alırlar. &lt;br /&gt;İkincisi, önerdikleri çözümler, yepyeni bir tarihsel bağlam içinde, ilkeleri daha sonra saptanacak olan çözümlerin basit aktarımına indirgenemez. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekten de Durkheim’ın belirtmiş olduğu gibi eski komünist öğretiler basit, çileci bir yaşam önerirler. Zenginliklerin üretimi gerekli bir amaçtır, kolektif bir yaşamın merkezi değildir. Esasen zenginlik zararlıdır. Toplumun yapısını bozar ve insanları hayvanlarla birlikte ortaklaşa sahip oldukları temel gereksinimlerin tatminine yönlendirirler. Sosyalistler hiç kuşkusuz zenginliklerin adaletsiz biçimde dağılmasını kabul etmemişlerdir ama sanayi yaşamının olağanüstü atılımını da dışlamamışlardır ve üretici işlevlerin Örgütlenmesinin tersine çaba harcamışlardır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üstelik bu tür bir örgütlenmenin en doyurucu formülünü bulabilme çabaları içinde karşılarına sürekli, Fransız devrimi sırasında tarihsel olarak egemen olmuş bireyci mantık çıkmıştır ve onlar bireyi, hem ilkel komünizmi hem hiyerarşik toplumları karakterize eden kolektiviteyle sıkı biçimde ilişkilendirmeden bu mantığı dikkate almayı becerememişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konjonktürel ya da yapısal karakterinin araştırılmasında yarar olan nedenlerle başarıya ulaşmış olsun ya da olmasın sosyalistlerin hedefi devrimci bireyciliği yönetmektir. “Bireylerin eşitlik adına hiyerarşiye karşı başkaldırısı”yla, “özgürlük adına geleneklerin ifşa edilmesiyle” yansıyan bir bireycilik &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşi liberal bireyciliğin ve burjuva toplumunun eleştirisinin kaçınılmaz biçimde devrimci bireyciliğin mantığında yattığını iddia etme noktasına kadar götürmemekle birlikte sosyalizmlerin iki gerekliliğin, bireysel özerkliğin ve toplumsal birliğin uzlaşması vaadini vermek istedikleri kesindir. Bu modern özerklik ilkesi siyasal ve iktisadi liberalizmin teorisyenlerinin kendi üsluplarına göre talep ettikleri ilkeyi üstlenme iradesi sosyalist tasarıları eski komünizmlerden ayırır. Ne var ki bu hırs onların bütün tarihleri boyunca dile getirilecek olan bir iç gerilimi besler. Bu anlamda Fransız devrimi sırasında ortaya çıkan eşitlikçi özlemler sosyalizmlerin daha sonraki belirsizliklerini gösterirler ve bu nedenle de insan haklarının gerçekleşmesinin işareti olarak kabul edilebilirler; çünkü gerçek eşitlik hukuksal eşitliğe gerçek anlamını ve içeriğini vermiştir bu durumda ama öte yandan da gerçek olmayan bir eşitliğin hukuksal anlamda bir hayal olduğu ve özgürlükleri de tahrip ettiği ifşa edilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eski komünizmlerden ayrılan sosyalist tasarıların gene de bazı ortak özellikleri ve özel gerilimleri vardır. Elie Halevy’nin belirttiği gibi bütün sosyalizmler “kendi haline bırakılmış sanayiciliğin istismarcılıklarına ve aşırılıklarına karşı tepkiler” bağlamında olumsuz biçimde tanımlanırlar. Ama önerilen sistemlerin çeşitliliği olumlu bir tanımı da mümkün kılar çünkü bunların ortak özelliği bireysel girişimlerin keyfiliğine dayalı bir toplumsal düzenin yerine yepyeni, görülmemiş bir örgütlenme biçimi getirmektir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm sosyalist okullar bu atılımla beslenirler ve amaçlan toplumsal örgütlenmeyi iyileştirmek değil değiştirmektir. Öte yandan bunların tümü toplumsal örgütlenme içinde üretim dünyasının önemini de kavramışlardır ve bütün çabalarını pazarın rastlantılarının yerine bilinçli ve örgütlü araçların kullanılması, iktisadi işlemlerin bilinçli biçimde yönlendirilmesi üstünde yoğunlaştırmışlardır Ve nihayet tümü sanayileşmeyle gelen ve işçilerle yöneticileri karşı karşıya getiren sıkıntı verici ve zararlı çatışmalara duyarlıdırlar. Bu alanda Marksist vokabüler göründüğü kadar yenilikçi değildir. -Plerre Leroux 1834’te “Proleterlerin burjuvaziye karşı güncel mücadelesi mi?” ifşaatını yapmıştır. Bir an için düzenin cin zensizliğe egemen kılınması, ekonomik güçlerin örgütlenmesinin pazarın rastlantılarına egemen kılınmasının devlete ya da özyönetimli kooperatiflere ait olup olmadıkları meselesini bir yana bırakalım ve sosyalist okulların bu görece yakınlığının kaba ütopik sosyalizm ve bilimsel sosyalizm karşıtlığını saf dışı ettiğini belirtelim. Miguel Abensour’un belirttiği gibi Engels ’in, el kitabı Ütopik Sosyalizm ve Bilimsel Sosyalizm ’de formüle ettiği bu karşıtlık amacı kesinlikle ütopik radikalliği dışlamak olmayan, tersine onun amacını gerçekleştirmek olan uzun bir teorik yolculuğun karmaşıklığını gizler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekten Marx ve Engels’ten kesinlikle çok uzak olmayan tutucu ütopyalar eleştirisi Insani imkansızlıklar listesini çıkarmaya çalışır. Marx “bilim adına, düşçü ütopyacıları sarsan şimşekleri çaktıran bir Jupiter” değildir (M. Abensour, 1976). Üstünde düşündüğü amacın dışında değildir o, Owen, Fourier ve Saint-Simon gerçekten etkiler kendisini. Buna inanmak için Marx’ın ilk sosyalistler karşısındaki konumunun basit biçimde ifade edildiği Komünist Parti Manifestosu’nu tekrar okumak yeterlidir. Onlara bakışı ve değerlendirmesi devrimcidir. Olumludur. Marx’a göre sosyalistlerin yazıları mevcut toplumun temellerine saldırır ve “dolayısıyla o dönemde işçileri aydınlatma konusun da çok değerli gereçler sağlamışlardır”. Bu sistemlerin yaratıcılarını devrimciler olarak görür ve onları “genel bir çilecilik ve kaba bir eşitlikçilik” tasarlayan Fransız devriminin çağdaş komünist kuramcılarından kesin biçimde ayırır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ona göre Saint-Simon, Fourier ve Owen sanayinin gelişmesiyle atbaşı giden “sınıf çatışmasının bilincindedirler”. Marx düşüncelerini onların projesiyle birleştirmek ister ve bu projenin yetersizliğini ifşa etmek gibi bir amacı yoktur. Genellikle belirtilenin tersine, Marx ilk sosyalist sistemlerin bilimsel yetersizliği üstünde durmaz, o daha çok bunların aradıkları “sosyal bilim”e mal ettikleri rolün altını çizer. Gerçekten de onlar bu bilimden, propagandası önce yayılmasını, daha sonra da uygulamasını sağlayacak olan bir toplum planı çıkarmak isterler. Bilim onlar için bir toplumsal etkinlik yerine geçer çünkü proletaryanın, acılarını bildikleri ama devrimci gücünden habersiz oldukları yeni sınıfın tarihsel rolünü kavrayamamışlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuç olarak Marx’ın arzusu büyük hayalci üstatları saf dışı etmek değildir, tersine, efendilerinin düşüncelerine manyakça bağlılıkla ve toplum düzenini yıkmak için sınıf çatışmalarından destek almayı reddetmeleriyle gerici olan sekter çömezlerini ayıplama pahasına onların giriişimine somutluk ve gerçeklik kazandırmaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü söz konusu olan kesin ya da kurumsal değişimler değil yıkmadır. M. Abensour esasen “çatışkılı ütopya/bilim” ikilisinin “kısmi devrim-tam devrim”ayrımını gerçekten maskelediği düşüncesini ön plana çıkarmaya çalışır. Marx’ın öteki metinleri, özellikle Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Katkı ve Yahudi Sorunu bu yaklaşımın temelinin kanıtlarıdır. Marx ilk sosyalistlerin projelerinde, toplumun sadece yeni siyasal örgütlenmesinden kesinlikle tatmin olmadıkları ama gerçek devrimciler olarak toplumun temellerine saldırma önerileriyle özdeşleştirir kendini. Sadece siyasal olan bir devrim kısmi bir devrimdir ve hayalci eğilimler içindedir... genç Marx’ın çeşitli yanlarında işlediği sezgi budur. Ve öte yandan Marx sözgelimi siyasal mücadelelere radikal biçimde yabancı kalan ve “mutlaka safdışı edilmesini” isteyen, uygarlığın iki temel direği evlilik ve ticarete şiddetle çatan bir Fourier’ye bu yüzden gönül borcu duyar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her şey burada düğümlenir çünkü sosyalistlerin buluşları aynı zamanda yanılgıları ve teorik ve pratik hatalarıdır. Bu buluş bütüncül bir olgu olarak sanayi toplumunun bulunuşudur ve bu olgu donanmış olduğu siyasal örgütlenmeye indirgenemez, aynı zamanda toplumsal sonuçlarından bağımsız olarak anlaşılabildiğinden iktisadi örgütlenmesine de indirgenemez. Eski toplumsal ilişkileri alt üst eden, son derece tartışmalı ve gelişmesinin gizliden gizliye gerekli kıldığı ama aynı zamanda da bu toplumun frenlediği yeni toplumsallık biçimleri barındıran yeni ilişkiler getiren bir sanayi toplumu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün sosyalistler, toplumun siyasal örgütlenmesinin, işleyişinin sadece kısmi bir görünümünü verdiğini düşünürler ve dolayısıyla muhtemelen temsili demokrasiye ve insan haklarına saygılı olmaya karşı belli bir kayıtsızlığın eşlik ettiği farklı siyasal rölativizasyon biçimlerine yönelirler. Bu kayıtsızlığın hatta bu insan hakları inkarının sadece Marksistlere özgü bir tavır değil, sosyalistlerde genel olarak görülen bir tavır olduğunu hatırlatmaya gerek var mıdır? Saint-Si mon, 1803’te bir gerçeği dile getirmemiş midir?:“toplumsal özgürlük sorununun çözümü gibi görülen insan hakları bildirgesi aslında bu sorunun gerçek anlamda dile getirilmesinden başka bir şey değildir[....] Parlamenter yönetim biçimi kesinlikle tüm öteki yönetim biçimlerine tercih edilmelidir; ama bu sadece biçim’dir ve temel olan mülkiyet’in oluşmasıdır”. İnsan hakları karşısında sosyalist tavırlar alma konusunda Marksizmin özgünlüğü bu bağlamda aşma iradesinin bütün özelliklerini sergilemektir ve demokratik siyasal yaşama özgü gerilimleri derinleştirmek değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fransız-Alman Yıllıkları şubat 1844’de Marx’ın çok bilinen bir metnini (“Yahudi Sorunu Üstüne”) yayımlamışlardır. Bu metinde insan hakları bildirgesinin asla inkar edilmemiş ünlü bir eleştirisi yer almıştır. Sözünü ettiğimiz bu aşma iradesi dikkate alındığında bu metnin örnek bir değeri vardır. “Yahudi sorunu” denince 1840’ta Yahudilerin Prusya’daki durumunu anlamak gerekir. 4 Mayıs 1816 fermanından sonra Yahudiler siyasal görevler alamazlar ve bazı ikinci derecedeki görevlerden de uzaklaştırılırlar. Yahudi sorunu tarihsel olarak Yahudilerin hukuksal-siyasal dışlanmalarıyla tanımlanır ve bu dışlanma geleneksel Hıristiyan Yahudi düşmanlığıyla yönlendirilir ve genci bir devlet tarafından da benimsenir. Marx’ın alelacele burjuvalarla aynı kefeye koyduğu Yahudilerin statüsü diye bir derdi yoktur. Ama sürekli kaymalarla, dinsel özgürlükten siyasal özgürlüğe geçerek gerçek insan özgürlüğünün koşullarını belirlemeye çalışacaktır. Bu açıdan bakıldığında Yahudi sorunu’nun temel tezi siyasal özgürlük statüsüyle ilgilidir. Bu siyasal özgürlüğün yetersiz ve aldatıcı olduğu düşünülür. Insanların gerçek özgürlüğü konusunda siyaset masasında oyun oynanmaz. Burjuva toplumunun çelişkilerinin analizi yapılmadan insan özgürlüğü olmaz. Maddi çıkarların üretildiği dünya insanlığın ve onun özgürlük ve mutluluğuyla oynandığı dünyadır. İnsan haklarının Marksist eleştirisinin bağlamı budur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun ağırlık noktası da bilinir. Buıjuva demokrasisinde sivil ve siyasal özgürlükler insanlara sadece geçici doyumlar sağlayabilirler. Esasen dinsel olan bu dünya ve öte dünya karşıtlığı gerçek yaşamın gerçek yaşamdan, olabildiğince çok sayıda insana ahlaksızca bir çalışma ve değiş tokuş empoze eden gerçek sadelikten çok uzak olduğu demokratik devlet de vardır. Siyasal haklar kolektif yaşama ancak uzaktan katılabilen yurttaşların haklarıdır. Yurttaşlık hakları burjuva toplumuna dahil olan insanların haklarıdır. Böylece Insan Hakları Bildirisi öteki insanlardan ve kolektiviteden ayrı “bencil insan”ın haklarını benimser. Sivil özgürlükler sınırlı bir özgürlük anlayışına bağlı kalırlar ve bu anlayışa göre başkası her zaman bir engeldir ve hiçbir zaman yardımcı olmaz benim eylemlerime. Özgür olmak insanın, başkalarına aldırmadan, malını mülkünü kendi çıkarına göre kullanarak “keyfine göre” davranmasıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan Hakları Bildirisi’nin andığı eşitlik, girişim, alma, satma konusunda eşit özgürlüğe indirgenir. Güvenlik bencilliğe dayalı bir toplumsal düzeni güvence altına almak için kamu gücüne başvurma anlamına gelir. Haklar, kesin olarak sadece biçimsel özgürlükleri sağlayabilirler. Bunlar bir sınıfın başka bir sınıfa tahakkümünü maskelemeye yönelik hukuksal hayallerdir. Bu bildiri aynı zamanda Hegelvari Aufhebung anlamında sanayi toplumunun toptan yıkılmasını destekleyen değiştirme, düzenleme ya da tamamlama demektir. Marksizmin bir ekonomist sapmasının unsurları hiç kuşkusuz çok ince diyalektik özellikler taşıyan bu metinde gösterirler kendilerini; ama çok önemli değildir bu. Yahudi sorunu insanlığın mutluluğu, bu dünyadaki Tanrı krallığı, burjuva toplumunu belirleyen çatışmaya son verme, toplumun global ve tamamen rasyonel biçimde yeniden örgütlenmesiyle uzlaşması ve barışa kavuşmasıyla ilgili olduğundan sosyalist vizyonların temelini oluşturan siyasal karışıklıkları kesin biçimde açıklığa kavuşturur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Totalitarizmin çağdaş eleştirileri Marksizm esasen bir çatışmalar fikri olmadığının altını çizmiştir yeteri kadar. Altını çizdiği toplumun bölünmesi, çatışmalar, zıtlıklar aslında geçicidir. Proleterlerin kurbanları oldukları bölünmeler bağlamında yeniden fethedilen bir birlik rüyası Marksizmin temelini oluşturur ve Marksizm bu bağlamda demokratik mantığa, çatışmaların giderilmesine yani aynı zamanda sürmesi mantığına karşıdır. İlk sosyalistlerin -M. Abensour’un deyişiyle büyük hayalci-potansiyel olarak totaliter olabileceklerini ileri sürerek değil, iki gereklilik arasında, bireysel özerklik ve birlik arasında gerçekten uzlaştırmadan birleştirdikleri, yeniden gündeme getirdikleri gerilimin, Marksist sosyalizmin biçimlerinden birini, sosyalist hareketler içinde tarihsel olarak empoze edilmiş biçimini oluşturduğu yeni bir teorik düzenlemeyi gerekli kılmasıyla daha ileri gitmek mümkündür. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sözgelimi bu gerilimin “yüce hayalci” Fourier ’nin yapıtlarında gösterildiği açıktır; Fourier’nin bütün metinleri, sonsuza kadar yorumlanabilecek radikal spontanlık ve sivilize düzensizlik eleştirisi, tutkuların ve çılgınlıkların tam özgürlüğü, toplulukların uyumlu örgütlenmesi arasındaki bu paradoksal ittifakı belirtirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sosyalizmlerin belirsizlikleri ve Marksist sosyalizmin bunları çok endişe verici bir biçimde sunması Claude Lefort ya da Hannah Arendt tarafından ifade edilmeden çok önce Jean Jaurés ’nin, amacı sosyalizmde insanlığın ve adaletin zaferini selamlamak olan Alman sosyalizminin kökenleri tezinde yer almıştır. Jaurés sosyalizmin “Luther’in öğretisi ve yazılarında yer aldığını gösterebilir ancak Luther sivil eşitliğin yollarını gerçekten sadece Hıristiyan eşitliği peşinde koşarak hazırlamıyordu, aynı zamanda Özgür iradeye de karşı çıkarak kutsallığın insan iradesini soyutlamayı reddediyordu ve böylelikle “ekonomi politikte sosyalizm olacak olan gerçek Özgürlük anlayışı”nın taslağını çiziyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekten de Almanların “her bireysel iradeyi kutsal ve insani şeylerin düzenine bağlamak gibi bir alışkanlıkları vardır”, öyle ki onlara göre siyasal özgürlük “ancak devletin vatandaşlar arasında kurduğu adil düzene göre değer kazanabilir”. Böylece Jaurés Alman dehası ve Fransız dehası arasındaki ayrımı getirir, bunlardan biri zıtların uzlaştırılmasına götürülür, öbürü ise ikisinden birinin ön plana çıkarılmasına. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Almanlara göre bireyin Özgürlüğü devlet tarafından sağlanmalı ve güvence altına alınmalıdır buna karşılık Fransızlar bireysel Özgürlüğün karşısına kolektif gücü çıkarırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ayrım yapıt içinde çeşitli tarzlarda biçimlendirilmiştir. “Sivil toplumda devlet sosyalizmi denen şeyi taslaklandıran” ve “gerçek ve tam özgürlüğü kişinin bireyselliğinde, bireyin soyutlanmasında, sözde Özgür iradede değil evrensellikte ve devlette gören” Hegel’e saygı gösterilmesine duyarlıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son tahlilde bütün insanları tek ve aynı sosyalizm çatısı altında birleşmeye çağıran, Alman diyalektik sosyalizmiyle Fransız ahlaksal sosyalizmi arasında uyum kurmaya çalışan Jaurés’nin teşvik edilmesini yönlendiren bu anlayıştır. Bu uyumun ilkesi Fransız sosyalizmini, döneme göre, daha tam ve somut bir sosyalizmi getirecek olan diyalektik süreç içine oturtmaktır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benolt Malon’un çizgilerini belirlediği tam sosyalizm Jaurés tarafından Fransız sosyalistlerinin ayrı bir özgürlüğü ve soyut adaleti ön plana çıkarmalarının aşılması biçiminde anlaşılmıştır. Jaurés göre gerçek sosyalizm Marx ’ın ve Lassalle ’ın sosyalizmidir. Doğrudan doğruya Hegel’den gelir. Hegel &lt;br /&gt;diyalektiği Mutlak’ın ve ldea’nın daha eksiksiz bir dönemi içinde çözümlenerek önceki dönemlerin çelişkilerini gösterir. Marx, ekonomi ve tarihin diyalektik yürüyüşünü sergileyerek, olayların sürecini, insanın beynine aktarımının yerine koyar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Jaurés’nin düşündüğü sosyalizm Hegel Örgenciliğinin, sivil toplum ve siyaset toplumu ayrımını aşma konusunda Marksist iradenin, onları aşma amacıyla çatışmaları keskinleştiren ve belirsiz bildirilere meydan okuyan bir tarih anlayışının mirasıdır. İlk sosyalizmlerde görülen iç gerilimler ne olursa olsun, bu şekilde bulunan çıkış yolunun aslında, onların adil ve Özgür bir düzenle ilgili barışçı özlemlerinin bazı boyutlanudan vazgeçilmesinden geçtiğini inkar etmek boştur. Özellikle Jaurés demokrasi lehinde siyasal ve teorik tavırlarına rağmen (Discours a la jeunesse ve Discours de Toulouse) Fransız demokratik sosyalizminin bazı belirsizlikleri burada köklerini değilse bile ifadesini bulur, Jaurés’nin “ministerializm”i de, İnsan hakları bildirisi karşısında Marx ınkinden daha titiz tavrı da yapıtlarında demokrasi ve sosyalizmin sadece konjonktürel değil yapısal uyumunu da sağlayabilecek öğreti unsurları bulunmasına olanak vermez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle bir uyum araştırması sosyal demokrasinin belirgin özelliğidir. Sosyal demokrasi 1890 yıllarında, doğal olarak sınıflar arasında uzlaşma sağlamaya yönelmiş parlamenter demokrasi içindeki bazı sosyalist partilerin derin angajmanından doğmuştur. 1914 öncesi revizyonist bunalım bu angajmanın yol açtığı Ortodokslar ve reformistler arasındaki gerilimleri öğretisel bağlamda ön plana çıkarır. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Leninizm’in mutlak biçimde reddedilmesi daha kesin ayrılıklara yol açar. Sosyal demokrasinin iki belirgin özelliği, sosyalizmin temsili demokrasi biçimlerine saygı içinde aşamalı olarak ve barışçı yollardan kurulması tercihi ve bolşevizme kararlı bir muhalefet saptanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada gerçek anlamda işçi partileri olan, kurumlar, sendikalar ve derneklerle işçi sınıfı için de kök salmış ve Fransız karşı-örneğinin gösterdiği gibi bu özellikleriyle seçim ilişkilerine anlam ve güç veren sosyal demokrat partilerin nitelik ve stratejisini açıklamak gibi birşey söz konusu olamaz. Biz sadece, Alain Bergougnioux ve Bernard Manin (1979) gibi, Kautsky ’nin yapıtlarının ve özellikle de Proleterya Devrimi ve Programı (1922) adlı yapıtının “tüm sosyal-demokrat partileri açık ya da kapalı, sert ya da yumuşak biçimde karakterize eden Lenin’ciliğe karşı muhalefetin en derin ve en etkili kavramsallaştırmasını temsil ettiğini” belirtmek istiyoruz. Kautsky devrimci şiddet yanlıları Lenin, Troçki, Buharin ’e karşı terörün mutlaka devrime bağlı olduğuna inanmaz. Onun bağlı olduğu proletarya devriminin iktisadi temelini üretim araçlarının kolektifleştirilmesi oluşturur. Hareket noktası demokrasidir çünkü demokrasi proletaryayı eğitir ve silahlı mücadeleden korur. Devrimden önce gerekli olan demokrasi aynı zamanda sosyalist toplumu da oluşturacaktır ona göre. Hiç kuşkusuz her toplumda baskı da gereklidir ama demokrasi için tek bir baskı türü vardır ve bu çoğunluğun azınlığa baskısıdır. İşçi sınıfının fethedilmesi olan genel seçim her halükarda proletarya için zararlı değildir öyle ki proletarya iktidarını demokrasi üzerine inşa edebilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buna karşılık halka baskı yapanları demokrasiden dışlamayı öneren Leninist irade her türlü muhalefeti dışlamaya yönelik müthiş bir şiddetten yanadır. Kautsky geçici bir proletarya diktatörlüğü aracılığıyla devletin ortadan kaldırılması rüyasına karşı devletin, demokratik biçimiyle var olmasının modern bir toplumun düzenli biçimde işleyebilmesi için gerekli olduğu görüşüyle karşı çıkar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alman sosyal-demokrasisi tarihi temelde parti ve işçi sınıfı özdeşliğini varsayan bu teorik yapının sınırlarını belirlemiştir. Daha genel olarak sosyal-demokrat partiler yavaş yavaş Keynes’çi tekniklere dayalı bir ekonomi politiği benimsemişler ve kapitalizmin reforme edilmiş yapılarındaki sosyal önlemleri ön plana çıkarmışlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sol, komünist, yıkıcı bir eleştiriyle pazar ekonomisinin temelini koruma kaygısı içindeki bir sağın eleştirisi arasında kalan sosyal demokrasi üretim araçlarının şiddete baş vurulmadan toplumsallaştırması için çaba gösterdikten sonra mülkiyet rejiminin tamamen değiştirilmesinden vazgeçmiştir. Uzun süre yinelenen devrimci üs lup bir öğretiden, yaratıcısının düşüncesinde kapitalizmin yeni bir gençliğini getirecek olan ama burada sosyal demokratların devleti iktisadi bir birey gibi gördükler Keynesçilikten esinlenen kısa vadeli makroekonomik önlemleri kapsamıştır. Nihayet 1959’da Bad Godesberg programı sosyal demokrasinin, yetersizliklerini toplum ve toplumsal eşitlik yararına devlet müdahaleleriyle kapatmak pahasına kapitalist yapılara uyarlanmasını resmileştirir. Bir açık ekonomi çerçevesi içinde Keynes’çi çarelerin iş olanakları yaratma bağlamında çaresiz kaldığı dönemde ekonomik hayatı harekete geçirme bağlamında gitgide sınırlı kalan sosyal demokrasi özünü yitirmiş gözükür. Bir demokratik sosyalizmi etkin kılma iradesi her zaman pazar ekonomisine bağlı düzensizlikleri ve sıkıntıları bir türlü aşamayan bir demokrasinin zaferinden abartılı bir keyif duymadan sosyalizmden vazgeçmeyle sonuçlanacaktır. Dolayısıyla başlangıçta sanayi toplumunun çelişkileri ve çatışmalarının aşılması iradesiyle beslenen daha sonra ise bu uzun dönemece rağmen onun formülünü iyileştirmeye katkısı olmayan temsili demokrasinin erdemlerini tanımaya götüren bir sosyalizmin kaderi bu olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sosyalizm başka yollar benimseyebilir miydi ya da bugün de yapabilir mi bunu? Eğer demokratik sosyalizm günümüzde haiz işlenmesi gereken bir öğretiyse bu hiç kuşkusuz doğmakta olan bir sosyalizm içinde demokrasiye özgü gerilimleri aşmaktan çok derinleştirmeyi düşünenlerin yapıtlarına bir dönüş pahasına olabilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bentham yararcılığına çok şey borçlu olan Robert Owen’m düşüncesi ve eylemi bu perspektif içinde yeniden irdelenmelidir. Bununla birlikte bu şekilde düşünülen sosyalizm, Max Weber ’e göre, liberal” kapitalizmden bütünüyle kopamaz çünkü tüm etkinliklerin rasyonalizasyonu bağlamında aynı süreç içinde yer alır ve kağıt üstündeki haklarla “temel” haklar arasında, yasanın biçimsel genelliğiyle kesin müdahale talepleri arasında bölünmüş modern doğal hukukun iç çatışmasını sergiler (Weber, 1922). &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylece, Max Weber’e göre negatif bir diyalektik insan haklarından sosyalizme götürür Aydınlanma diyalektiği bizi daha örgütlü ve daha barışçı bir topluma mı götürmektedir yoksa genel bir bürokratikleşmeye mi? Weber’in çıkardığı sonuç kabul edilsin, edilmesin çözümlemeleri sosyalizmin gündemde olduğunu düşündürür. Beğenelim, beğenmeyelim insan hakları düşüncesi ve yasalar önünde eşitlik ilkesi gerçekten demokrasinin gelişmelerine doğru götürürler ve bu gelişmeler sosyalistlerin sürekli değerlendir dikleri gerekliliklerle karşı karşıyadırlar.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6378791332022285318-3684539042386988399?l=kitap-odev.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kitap-odev.blogspot.com/feeds/3684539042386988399/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6378791332022285318&amp;postID=3684539042386988399' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6378791332022285318/posts/default/3684539042386988399'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6378791332022285318/posts/default/3684539042386988399'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kitap-odev.blogspot.com/2008/02/sosyalizm.html' title='Sosyalizm'/><author><name>murnes</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13562402893564206103</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6378791332022285318.post-5918745668045390950</id><published>2008-02-17T20:33:00.000-08:00</published><updated>2008-02-17T20:34:18.896-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Türkçe'/><title type='text'>Şiir ve Konularına Göre Şiir Türleri</title><content type='html'>Şiir&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şiir; eskilere göre ölçülü, uyaklı, özel dizilişli dizelerden oluşan söz söyleme sanatıdır; yenilere göre ise yalnız ahenkli söz söyleme sanatıdır. Demek ki eski şairler şiirde ahengi ölçü ve uyakla sağlıyorlardı; ritmi de durakla. Ayrıca nazım şekli, nazım birimi gibi şiirin dış yapısını ilgilendiren teknik özellikleri de kullanıyorlardı.Terim olarak şiire önce koşuk, Osmanlı döneminde nazım, sonraları şiir, günümüzde ise kimileri şiir derken, kimileri Türklerin kullandığı ilk terime dönerek koşuk demektedir. Şair için önce kam, baksı, şaman, ozan; Osmanlı döneminde nazım, şair denildi. Günümüzde ise kimileri şair derken, kimileri ozan adını &lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;kullanmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şiir de türlü yönleriyle ele alınıp incelenebilir. Konularına göre, edebiyat akımlarına göre, teknik özelliklerine göre, üretildiği döneme göre...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şiir&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konularına Göre Şiir Türleri Teknik Özelliklerine Göre Şiir Türleri&lt;br /&gt;Lirik Şiir Edebiyat Akımlarına Göre Şiir Türleri&lt;br /&gt;Epik Şiir Üretildiği Döneme Göre Türk Şiirlerinin Türleri&lt;br /&gt;Didaktik Şiir&lt;br /&gt;Pastoral Şiir&lt;br /&gt;Satirik Şiir&lt;br /&gt;Dramatik Şiir&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konularına Göre Şiir Türleri&lt;br /&gt;Şiirde her konu işlenebilir. Şair isterse duygularını, isterse güzel bir görünümü, isterse bilgisini şiirle anlatabilir. Konularına göre; lirik, epik, didaktik, pastoral, satirik, dramatik şiir olmak üzere altı türlü şiir vardır; fakat şiirin düşünceden çok duyguya seslendiği düşünüldüğünde, insanların duygu yoluyla da eğitildiği gerçeğine bakıldığında bu türler birbirinden kesin çizgilerle ayrılamaz. Ancak bir şiirde bu altıözellikten en çok hangisi öne çıkarsa, şiir o türde yazılmış sayılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Duygusal (Lirik) Şiir&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayal gücü, ahenk ve duygulardan oluşan şiire lirik şiir denir. Şair özenle seçtiği sözcük, sözcüğün mecaz anlamları, sözcükler arası anlam bağları ve ritmle okuyanı ya da dinleyeni kendi duygu dünyasına çekmeyi başarır. Şiir bir etkiye karşı tepkinin ürünüdür; öyleyse şair kendi duymadığı bir duyguyu anlatamaz. Ne ki şair bizi yoklayıp geçen ya da yoğunlukla yaşadığımız duyguları yazarak kalıcı yapan kişidir. Lirik şiirlerde işte bu duygu daha belirgindir. Şiir Türkçe Sözlük'te “1. Zengin sembollerle, ritimli sözlerle, seslerin uyumlu kullanımıyla ortaya çıkan anlatım biçimi; 4.Düş gücüne, gönle seslenen; duygu ile coş ku uyandıran, etkileyen yön" diye tanımlanır.&lt;br /&gt;Bu tanımlara göre her şiir biraz liriktir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitabe-i Seng-i Mezar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüfeğini depoya koydular,&lt;br /&gt;Esvabını başkasına verdiler,&lt;br /&gt;Artık ne torbasında ekmek kırıntısı,&lt;br /&gt;Ne matarasında dudaklarının izi;&lt;br /&gt;Öyle bir rûzigâr ki,&lt;br /&gt;Kendi gitti,&lt;br /&gt;İsmi bile kalmadı yadigâr.&lt;br /&gt;Yalnız şu beyit kaldı&lt;br /&gt;Kahve ocağında el yazısıyla:&lt;br /&gt;"Ölüm Allahın emri&lt;br /&gt;Ayrılık olmasaydı."&lt;br /&gt;Orhan Veli&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Duygu insanın doğasında var olduğuna göre, insanda duygunun tarihi düşünceden öncedir. Belki de insanlığın ilk şiirleri liriktir. Eldeki verilere göre ilk şiirlerde duygu o kadar önde idi ki, şiirdeki duygu müzik ile de desteklendi. Eski Yunan'da şiirin lyr denilen dört telli saz eşliğinde söylendiğini, lirik şiir teriminin de bundan türediğini biliyoruz. Batı'da toplumuna göre şiir; gitar, lavta, fülüt eşliğ inde söylenmekteydi. Eski Yunan'da şiir koroları da vardı. Şiir, şarkı gibi besteli olarak solo ya da koro söylenirdi. Eski Yunan'da şiirin bu dönemine eolien dönemi, müziğin yanı sıra şiire toplu dansın da katıldığı ikinci dönemine dorilen dönemi, lirik şiirin yalnızca okunduğ u dönemine ise Iskenderiye dönemi denilmektedir. Orta Çağda Batı şiiri yine musiki ile birleşir. Eski Türklerde ait olduğu boya göre kam, ozan, baksı gibi adlar alan şairler, şiirlerini kopuz denilen saz eşliğinde söylüyorlardı. Dinleyenlerdeki duyguyu daha coşturmak için dans da ederlerdi. Günümüzde şarkı, türkü, opera, bale, müzikli oyun gibi türlerde şiir ile müziği bir arada duyuyoruz. Şiir söylemek yada okumaktaki ses tonlaması, konuşmaktan yada okumaktan ayrı olmakla birlikte müziksizdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lirik Şiirin Özellikleri&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eskiler lirik şiiri biçimine göre, eleştirici dediğimiz yeniler özüne göre tanımlamaktadırlar. Lirik şiir duyguya dayanır, ölümsüzlüğünü de buna borçludur; çünkü hemen hemen lirizme dayanmayan şiir yoktur. Bir şiir hem epik, hem lirik, hem pastoral olabilir. Duygudaki canlılık, sıcaklık okuyanı ya da dinleyeni de saracak kadar coşkulu olmalıdır. Şair bunu, kurduğu şiir cümlelerinde seçtiği sözcüklerle, hatta seslerle sağlar. Şiirdeki duygu kişiseldir; yani bir olay, bir durum karşısında şair ne duyuyorsa o. Bu nedenle şiir dili ne kadar resmî olursa olsun içtenliğini yitirmez:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir Bahar Akşamı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir bahar akşamı rastladım size, İçimde uyanan eski bir arzu,&lt;br /&gt;Sevinçli bir telâş içindeydiniz. Dedi ki yıllardır aradığım bu.&lt;br /&gt;Derinden bakınca gözlerinize, Şimdi soruyorum büküp boynumu,&lt;br /&gt;Neden başınızı öne eğdiniz? Daha önceleri neredeydiniz?&lt;br /&gt;Şarkı sözü&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lirik şiirin konusu eskiden aşk, ölüm, kahramanlık, din gibi konularla sınırlı iken, günümüzde konu alanı çok genişlemiştir. İnsanla, evrenle ilgili her konuda lirik şiir yazılabilir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiç uyarmadan Kızaran nara benzersin dalın tepesinde&lt;br /&gt;Kasırga nasıl sökerse En yüksek dalında unutulmuş, bir ağacın.&lt;br /&gt;Meşeleri kökünden Hayır, unutulmuş değil, yetişilememiş.&lt;br /&gt;Öyle sarsıyor yüreğimi aşk."&lt;br /&gt;Sappho (Çeviren: Azra Erhat, Orhan Veli)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eski Türk şiirinden bir örnek Bugünkü Türkçeye çevrilişi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üdig mini komıttı Aşk beni coş turdu heyecanlandırdı;&lt;br /&gt;Sakınç manga yumıttı Dert bende toplandı.&lt;br /&gt;Könglüm angar emitti Gönlüm ona meyletti;&lt;br /&gt;Yüzüm mening sargarur Yüzüm benim sararıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;. . . . . . . . . .&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bardı közüm yarukı Gözümün nuru sevgilim gitti.&lt;br /&gt;Aldı özüm konukı Özümün konuğunu aldı.&lt;br /&gt;Kanda erinç kanı-kı Nerede ki nerde?&lt;br /&gt;Emdi udın odgarur Şimdi uykularım kaçıyor.&lt;br /&gt;Kördi meni emleyü Beni gördü, tedavi etti;&lt;br /&gt;Bakdı manga imleyü Bana baktı, selâmladı..&lt;br /&gt;Kaldım köngül tumlıyu Gönlüm donup kaldı.&lt;br /&gt;Kadgu meni torgurur Kaygı beni zayıflatıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. Destansal (Epik) Şiir&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir ulusun başından geçen tarih olaylarını, toplum ile ilgili sorunları, doğal afetleri ve bu olaylarda kahramanlık gösterenleri anlatan tarihsel olmakla birlikte olağanüstülüklerle efsaneleşmiş, masallaşmış bir şiir türüdür. Eski Yunan'da bu tür şiire epos, Batı'da epope, Türk Edebiyatında destan denir. Epik şiirin üç yönü vardır: konusunun kahramanlığa dayanması, olağanüstülük, kompozisyon.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Epik şiirde konu kahramanlıktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Epik şiirin konusu tarihten alınır. Fakat tarihe dayalı olaylar halkın hayal gücü ile beslene beslene dilden dile dolaşırken gelişir, genişler, yücelir; gerçekle ilgisi azalıp olağanüstülük kazanır. Ana olay destanın çekirdeği, diğer olaylar destanın kolları olur. Eski Yunan'da bunlara epizot denir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün olaylı anlatımlarda olduğu gibi epik şiirdeki olay da çok canlı ve hareketlidir. Bir ana olay ile bu ana olayı engellemeye çalışan ya da ana olaya yardımcı olan pek çok yan olay akışı vardır. Batı'da epizot denen bu yanlara olay Türk destanlarında kol denir. Epik şiirin uzunluğu bu epizotların çokluğuna bağlıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşanmış olayın üzerinden uzun yıllar geçmeden destan oluşamaz; bu nedenle destan kahramanı çok eski zamanlarda yaşamış bir kişidir. Kahramanın, bu koca zaman diliminde, anlatıla anlatıla kötü nitelikleri varsa da kalmaz, ideal insan tipi hatta yarı Tanrı tipi ortaya çıkar. Kahramanda karakter değil tipleme vardır. Epik şiirde ulusal özellikler, gelenekler vardır; kahramanı da ulusaldır. Epik şiirlerde anlatıldığı dönemlerin uygarlığından izler bulunur. Söz gelimi, Oğuzların demiri işlediklerini Ergenekon destanından öğreniyoruz. Epik şiirin bir kahramanla gelişmesi, yaşaması olanaksızdır. Bu yüzden ikinci, üçüncü dereceden kahramanlar; hatta hayvan kahramanlar başkahramana yardımcı olurlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olağanüstülük, epik şiirin en belirgin özelliğidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Epik şiirde olaylar olağanüstüdür; duygular, düşünceler olağanüstüdür. Oğuz Kağan bir ışık olarak yeryüzüne inen, sonradan güzel bir kız olan peri kızı ile evlenir, Dede Korkut Hikâyeleri'nde insan ile hayvan arası Tepegöz adında bir dev vardır, Köroğlu'nun atı uçar, Yunan epiğindeki Tanrılar ölümsüzdür, Prometheus'un ciğerini bir kuş her gün yer bitirir, ciğer ertesi güne kadar tamamlanır, Prometheus ölmez...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Epik şiirlerde işte bu olağanüstü yaratıklarla birlikte yaşayan ya da olağanüstü devlere karşı savaşan ve çoğu kez onları aklıyla yenen yine olağanüstü kahramanlar vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Epik şiirin anlatımı öykülemedir. Doğa, eşya ve kişi betimlemeleri kısaca, olay anı ise daha ayrıntılı verilir. Karşılıklı konuşma ya da söylev türü konuşmalar vardır. Kimi epik şiirlerin, dilden dile dolaşırken yazıya geçirilinceye kadar, şiir biçimi bozularak, düz anlatıma dönüşmüştür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Epik şiirler, oluşum tarihine göre doğal epik ve yapay epik olmak üzere ikiye ayrılır. Doğal epikler o kadar eski tarihte oluşmuştur ki ilk söyleyeni unutulmuş, her anlatandan bir şeyler eklenerek genişlemiştir. Kırgızların Manas Destanı uzunluk bakımından belki de en uzun olanıdır. Yazıya geçirilmişi 16.000 beyit kadardır; hâlâ da gelişmesini sürdürmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha yeni olaylar için de epik şiirler yazılır. Bunlardaki olay da yazan da bellidir. Oluşma aşamasında yazıya geçtiği için, artık yapıları değişmeden yıllarca kalabileceklerdir. Böyle epik şiirlere yapay epik denilmektedir. Doğal epik türü için Türk Destanları, Yunan Destanları, Fin, Alman Destanları gösterilebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kurtuluş Savaşı Destanı'ndan&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saat 2.30 Ve Afyon önünde&lt;br /&gt;Kocatepe yanık ve ihtiyar bir bayırdır, Altıgözler Köprüsü'nün altından&lt;br /&gt;ne ağaç, ne kuş sesi, gündoğuya dönerek&lt;br /&gt;ne toprak kokusu vardır. ve Konya tren hattına rastlayıp yolda&lt;br /&gt;Gündüz güneşin, Büyükçobanlar köyünü solda&lt;br /&gt;gece yıldızların altında kayalardır ve Kızılkilise'yi sağda bırakıp gider.&lt;br /&gt;ve şimdi karanlıkta daha bizim Düşündü birdenbire kayalardaki adam&lt;br /&gt;ve dünya karanlıkta daha bizim kaynakları ve yolları düşman elinde kalan bütün nehirleri,&lt;br /&gt;daha yakın kim bilir onlar ne kadar büyük&lt;br /&gt;daha küçük kaldığı için ne kadar uzundular?&lt;br /&gt;ve bu vakitlerde topraktan ve yürekten Birçoğunun adını bilmiyordu,&lt;br /&gt;evimize, aşkımıza ve kendimize dair yalnız Yunan'dan önce ve Seferberlik'ten evvel&lt;br /&gt;sesler geldiği için Selimşahlar Çiftliğinde ırgatlık ederken Manisa'da&lt;br /&gt;kayalıklarda şayak kalpaklı nöbetçi geçerdi Gediz'in sularını başı dönerek.&lt;br /&gt;okşayarak gülümseyen bıyığını Dağlarda tek&lt;br /&gt;seyrediyordu Kocatepe'den tek&lt;br /&gt;dünyanın en yıldızlı karanlığını. ateşler yanıyordu.&lt;br /&gt;Düşman üç saatlik yerdedir ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki&lt;br /&gt;Ve Hıdırlık tepesi olmasa şayak kalpaklı adam&lt;br /&gt;Afyonkarahisar şehrinin ışıkları gözükecek. nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden&lt;br /&gt;Şimali garbîde Güzelim dağları öcalıcı, güzel ve rahat günlere inanıyordu&lt;br /&gt;ve dağlarda tek ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında,&lt;br /&gt;tek ateşler yanıyor. birdenbire beş adım sağında onu gördü.&lt;br /&gt;Ovada Akarçay bir pırıltı halinde Paşalar onun arkasındaydılar.&lt;br /&gt;ve şayak kalpaklı nöbetçinin hayalinde O, saati sordu.&lt;br /&gt;şimdi yalnız suların yaptığı Paşalar "üç" dediler.&lt;br /&gt;bir yolculuk var. Sarışın bir kurda benziyordu.&lt;br /&gt;Akarçay belki bir akarsu Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.&lt;br /&gt;belki bir ırmak Yürüdü uçurumun başına kadar&lt;br /&gt;belki küçücük bir nehirdir. eğildi, durdu.&lt;br /&gt;Akarçay Dereboğazı'nda değirmenleri çevirip Bıraksalar&lt;br /&gt;kılçıksız yılan balıklarıyla İnce, uzun bacakları üstünde yaylanarak&lt;br /&gt;Yedişahitler Kayası'nın gölgesine girip Ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak&lt;br /&gt;çıkar, Kocatepe'den Afyon ovasına atlayacaktı.&lt;br /&gt;ve kocaman çiçekleri eflâtun&lt;br /&gt;kırmızı . . . . .&lt;br /&gt;beyaz&lt;br /&gt;ve sapları bir, bir buçuk adam boyundaki&lt;br /&gt;haşhaşların içinden akar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nazım Hikmet Ran&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3. Öğretici (Didaktik) Şiir&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilgilendirmek, öğretmek amacıyla yazılmış şiirlere didaktik şiir denir. Sözcük Grekçe "didasko"dan türetilmiş. Konusu düşüncedir. Kimi şiirlerde duygu ile öğreticilik iç içedir. Günümüzde öğretici eserler düzyazı ile yazılıyor. Eskiden yararlı düşünceler de belleklerde kolay kalması için küçük şiir dizeleriyle söylenirdi. Atasözlerinin bu günkü söyleniş biçimleri bile bu gerçeği doğrular niteliktedir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ak akça kara gün içindir. Az veren candan, çok veren maldan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sakla samanı, gelir zamanı. Yere bakan, yürek yakan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tencere dibin kara, seninki benden kara. Baskıdaki altından askıdaki salkım yeğdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eli boşa "Ağa uyur" derler; Kazanırsan dost kazan,&lt;br /&gt;eli doluya "Ağa buyur" derler. düşmanı anan da doğurur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun yanında ilk sözlü sanat ürünlerinin şiir olduğu düşünülürse, öğretici nitelikteki ilk eserlerin de şiir olması çok doğaldır. Zaten yazılış nedeni ne olursa olsun, her sanat eserinde en azından güzel, özlü söz söyleme, iyi bir örnek olma özelliği ile bir eğiticilik, öğreticilik vardır. Sanat eserini söyleyen ya da yazan bunu amaçlamasa bile ortaya çıkan gerçek budur. Yine de çok eskilerden beri ahlâk, din, felsefe, bilim konularında öğretmeyi amaçlayan şiirler de yazılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Batıdaki ilk öğretici şiir örneğini I.Ö. 8. yüzyılda yaşayan Hesiodos'ta buluyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hesiodos ahlâk ve din bilgileri verir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki Kavga&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu dünyada kavganın bir türlüsü değil O, eli ağır bir adamı bile iş görmeye kışkırtır.&lt;br /&gt;İki türlüsü vardır. İnsan birini tanıdı mı över, Zira biri bir başkasını çift sürmeye ekin ekmeye,&lt;br /&gt;Öteki ayıplanmalı; ruhları ayrıdır onların. Evini barkını düzmeye çalışan bir zengini gördü mü,&lt;br /&gt;Biri cengi ve öldürücü savaşı türetir, Çalışmak hevesine kapılır. Komşusu mal mülk&lt;br /&gt;O fenasıdır. Hiçbir ölümlü sevmez onu; ancak zorla edinmeye&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ölümsüzlerin buyruğu üzerine tapınır bu ağır kavgaya. Çalışan insan komşusuna imrenir.&lt;br /&gt;Ötekini karanlık gece daha önce doğurdu, Bu kavga hayırlıdır ölümlülere.&lt;br /&gt;Göklerde yüksek tahtında oturan Kronosoğlu, onu. Çanakçı çanakçıya gıpta eder, dülger dülgere&lt;br /&gt;Dünyanın köklerine yerleştirdi; insanlar için Dilenci dilenciyi kıskanır, şair şairi.&lt;br /&gt;çok daha hayırlı olarak. Ey Perses, sen bu öğütleri yerleştir aklına&lt;br /&gt;Kötüye düşkün kavga, gönlünü işten alıkoymasın.&lt;br /&gt;Hesiodos&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İ.Ö. 270'te Aratos doğa olaylarını şiir diliyle anlatır. Astronomi ile meteoroloji olaylarını yazar. Lâtin Edebiyatında Lucretius (I.Ö. 99), fizik ve ahlâk üzerine yazar, Virgillius tarım bilgisi verir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk Edebiyatında da didaktik şiirin başarılı ürünleri vardır. Bunlar önceleri dinî ve ahlâkî eserlerdir. Sonraları efsane, fıkra, masal ve yergi şiirleri de yazılmıştır. Yusuf Has Hacip'ten Tevfik Fikret'e, Aşık Veysel'e pek çok şair didaktik şiir yazmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Promete&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kalbinde her dakika şu ulvî tahassürün Meçhul elektrikçisi, aktâr-ı fikretin&lt;br /&gt;Minkar-ı âteşini duy, daimâ düşün: Yüklen, getir -ne varsa- biraz meskenet-fiken,&lt;br /&gt;Onlar niçin semâda, niçin ben çukurdayım? Bir parça rûhu, benliği, idrâki besleyen&lt;br /&gt;Gülsün neden cihan bana, ben yalnız ağlayım?.. Esmâr-ı bünye-hîzini, boş durmasın elin.&lt;br /&gt;Yükselmek âsûmâna ve gülmek ne tatlı şey! Gör dâima önünde esâtir-i evvelin&lt;br /&gt;Gökten dehâ-yı nârı çalan kahramânını...&lt;br /&gt;Bir gün şu hastalıklı vatan canlanırsa... Ey Varsın bulunmasın bilecek nâm ü şânını.&lt;br /&gt;Müştâk-ı feyz ü nûr olan âtî-i milletin&lt;br /&gt;Tevfik Fikret &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4. Doğa Şiiri (Pastoral Şiir)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kırları; çobanların yaşamını, aşklarını, üzüntülerini, sevinçlerini anlatan şiirlere pastoral şiir denir. İlk pastoral şiirler pek gerçekçi değildi, olağanüstülükler vardı; fakat anlatımı yalın idi, söz oyunları ile süslenmezdi. Pastoral şiir; monolog biçiminde ise idil, diyalog biçiminde ise eglog adını alır. İdillerde çobanın aşkı yine onun ağzından anlatılır, monolog olduğu için, doğal olarak eglogdan daha kısadır. Eglogda çobanlar karşılıklı konuşarak kır yaşamının güçlüklerini anlatırlar. Ayrıca bir çoban öldüğünde arkasından arkadaşlarının söylediği ağıtlar vardır; bunlara eleji denir. Şiirler Yunan edebiyatında Theokritos, Lâtin edebiyatında Vergilus tarafından yazılmıştır. Günümüzde köy, kır, çoban yaşamını anlatan her şiiri pastoral sayıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bingöl Çobanlarına&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha deniz görmemiş bir çoban çocuğuyum, Gün biter, sürü yatar ve sararan ayla,&lt;br /&gt;Bu dağların en eski âşinasıdır soyum. Çoban hicranlarını basar bağrına yayla.&lt;br /&gt;Bekçileri gibiyiz ebencet buraların, - Kuru bir yaprak gibi kalbini eline al!&lt;br /&gt;Bu tenha ovaların, bu vahşi kayaların Diye hıçkırır kaval:&lt;br /&gt;Görmediği gün yoktur sürü peşinde bizi. Bir çoban parçasısın, olmasan bile koyun,&lt;br /&gt;Her gün aynı pınardan doldurup testimizi, Daima eğeceksin başkalarına boyun;&lt;br /&gt;Kırlara açılırız çıngıraklarımızla. Hulyana karışmasın ne şehir, ne de çarşı,&lt;br /&gt;Yamaçlarda her akşam batan güneşe karşı&lt;br /&gt;Okuma yok, yazma yok, bilmeyiz eski yeni; Uçan kuşları düşün, geçen kervanları an,&lt;br /&gt;Kuzular bize söyler yılların geçtiğini. Madem ki kara bahtın adını koydu çoban!&lt;br /&gt;Arzu başlarımızdan yıldızlar gibi yüksek,&lt;br /&gt;Önümüzde bir sürü, yanımızda bir köpek, Nasıl yaşadığından, ne içip yediğinden,&lt;br /&gt;Dolaşıp dururuz aynı daüssılayı Çıngırak seslerinin dağlara dediğinden&lt;br /&gt;Her adım uyandırır ayrı bir hatırayı. Anlattı uzun uzun.&lt;br /&gt;Şehrin uğultusundan usanmış ruhumuzun&lt;br /&gt;Anam bir yaz gecesi doğurmuş beni burda, Nadir duyabildiği taze bir heyecanla,&lt;br /&gt;Bir çamlıkta söylemiş son sözlerini babam, Karıştım o gün bugün bu zavallı çobanla&lt;br /&gt;Şu karşıki bayırda verdim kuzuyu kurda, Bingöl yaylalarının mavi dumanlarına,&lt;br /&gt;"Suna"mın başka köye gelin gittiği akşam. Gönlümü yayla yaptım Bingöl çobanlarına.&lt;br /&gt;Kemalettin Kamu&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5. Yergi Şiiri (Satirik Şiir)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Edebiyatta şiirle bir kimseyi, bir düşünceyi, bir durumu açık ya da kapalı biçimde, iğneli bir dille yerme sanatına yergi denir. Her yergide bir uyarı olduğu için öğretici özellik de bulunur. Yergi şiirine Halk edebiyatında taşlama, Divan edebiyatında hiciv denir. Tarihin her döneminde her zaman yergi şiiri söylenmiştir yada yazılmıştır. Eski Yunan'da Diogenes'in yergileri vardır. 18. yüzyılda Batı'da Voltaire iyi bir yergici idi. Türk edebiyatında, yergi denilince akla Nef'î gelir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçenlerde bir derin vadide Bana Tahir Efendi kelp demiş&lt;br /&gt;Jean Frenon'u bir yılan ısırdı İltifat, bu sözde zâhirdir&lt;br /&gt;Ne oldu dersiniz sonra? Mâliki mezhebim benim zirâ&lt;br /&gt;Can veren yılan oldu. İtikatımca kelp tâhirdir&lt;br /&gt;Voltaire Nef'î&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;6. Dramatik Şiir&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dramatik şiirin konusu olaydır. Konuyu tiyatro gibi canlandıran şiirlerdir. Eski Yunan'daki tragedyalar ile başlayan dramatik şiir, günümüzde manzum tiyatrolarla varlığını sürdürmektedir. Batıda Cornille, Shakespeare vardır. Türk edebiyatında şiir ile yazılan tiyatro Tanzimat edebiyatında başlar. Namık Kemal, Abdülhak Hamit, Faruk Nafiz dramatik şiirin ilk örneklerini verirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elektra'dan&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Koro Koro&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ey talihsiz bir babanın evlâdı, Elektra! Fakat hiçbir zaman&lt;br /&gt;Kurnaz ananın dinsizce hepimizi bekleyen Hades bataklığından,&lt;br /&gt;kurduğu tuzağa düşen Agamemnon'a ne gözyaşları, ne de yalvarmalarla&lt;br /&gt;ne bitmez tükenmez gözyaşlarıyla ağlıyorsun? babamı yukarıya alamayacaksın.&lt;br /&gt;Oysa sen kendini bırakıyor,&lt;br /&gt;Elektra çaresiz dertlere doğru gidiyorsun,&lt;br /&gt;Sonsuz iniltilerle periş an oluyorsun.&lt;br /&gt;Ey soylu ailelerin kızları! Dertlerinden böyle kurtulamazsın.&lt;br /&gt;Acımı avutmak için buraya geldiniz; Acıdan haz mı duyuyorsun?&lt;br /&gt;biliyorum, anlıyorum, gözümden&lt;br /&gt;bir şey kaçmıyor, ama vazgeçemiyorum. Elektra&lt;br /&gt;Zavallı babama ağlamaktan kendimi alamıyorum.&lt;br /&gt;Gafil! Babamın acıklı ölümünü&lt;br /&gt;unutuyor musun? &lt;br /&gt;Sophokles &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vatan -yahut- Silistre'den&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Âmalimiz, efkârımız ikbal-i vatandır,&lt;br /&gt;Serhaddimize kal'e bizim hak-i bedendir.&lt;br /&gt;Osmanlılarız, ziynetimiz kanlı kefendir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kavgada şehadetle bütün kâm alırız biz!&lt;br /&gt;Osmanlılarız, can veririz, nam alırız biz!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kan ile kılıçtır görünen bayrağımızda.&lt;br /&gt;Can korkusu gezmez ovamızda dağımızda.&lt;br /&gt;Her kûşede bir şîr yatar toprağımızda&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kavgada şehadetle bütün kâm alırız biz!&lt;br /&gt;Osmanlılarız, can veririz, nam alırız biz!&lt;br /&gt;Namık Kemal &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6378791332022285318-5918745668045390950?l=kitap-odev.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kitap-odev.blogspot.com/feeds/5918745668045390950/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6378791332022285318&amp;postID=5918745668045390950' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6378791332022285318/posts/default/5918745668045390950'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6378791332022285318/posts/default/5918745668045390950'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kitap-odev.blogspot.com/2008/02/iir-ve-konularna-gre-iir-trleri.html' title='Şiir ve Konularına Göre Şiir Türleri'/><author><name>murnes</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13562402893564206103</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6378791332022285318.post-4318548101506264552</id><published>2008-02-17T20:30:00.000-08:00</published><updated>2008-02-17T20:31:32.135-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tarih'/><title type='text'>Voynich Yazması</title><content type='html'>Bu el yazmasının sırrını hiç kimse çözemedi...&lt;br /&gt;Herşey 1912'de Amerikalı sahaf Winfred Voynich'in İtalya'da üzerinde anlamsız sembol ve resimler bulunan 240 sayfalık belgeyi satın almasıyla başladı. Hiçbir dünya diline benzemeyen ve tek kelimesi bile anlaşılmayan belgeyi henüz en ünlü şifreciler bile çözemedi:&lt;br /&gt;Hiçbir dünya diline benzemeyen ve tek kelimesi bile anlaşılmayan belgeyi çözmek Voynich için tutku haline geldi. Hayatını harcadı ancak başarısız olunca "belki çözülür" umuduyla belgeyi 1969'da Yale Üniversitesi'ne bağışladı. "Voynich Yazması" olarak anılmaya başlanan belge, o günden bu yana dünyadaki tüm şifre çözücülerin ilgi odağı oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci Dünya Savaşı'nda Japon ve Nazi şifrelerini kırarak savaşın rüzgarını döndüren &lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;dünyanın en ünlü şifrecileri bile Voynich Yazması karşısında yenilgiye uğradı. Uzmanlar, belgede tekrarlanan semboller olduğunu belirtiyor, bunun da cümle ve kelime grupları anlamına geldiğini iddia ediyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak her türlü şifreleme sistemi denenmesine rağmen 408 yılında Nostradamus benzeri bir bilimadamı-rahip tarafından kodlanarak kaleme alındığı sanılan belge bir türlü deşifre edilemedi. Uzmanlar, belgenin içindeki bitki resimlerine bakarak bunun doğal ilaç formülleri içeren bir el kitabı olduğunu ileri sürdü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belgenin içinde tekrarlanan sembollerin, "Tanrı korkusu" ve "Ölümsüzlük" anlamına geldiğini ileri süren şifre çözücüler ise formülleri deşifre etmeleri durumunda "ölümsüzlük iksiri" elde edebileceklerini düşünüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Japon savaş kodlarını çökerten Amerikalı şifreci William Friedman tarafından oluşturulan takını, aylar süren çabasının sonunda belgeyi, "Çözülemez" olarak nitelendirdi. 2001'de şifre çözmekte uzman bilgisayarlarla yapılan çalışmalar da sonuçsuz kaldı.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Friedman, "Bu işe hayatımı verdim. Bir de kitap yazdım. Ama hepsi boşaymış" açıklamasını yaptı.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6378791332022285318-4318548101506264552?l=kitap-odev.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kitap-odev.blogspot.com/feeds/4318548101506264552/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6378791332022285318&amp;postID=4318548101506264552' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6378791332022285318/posts/default/4318548101506264552'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6378791332022285318/posts/default/4318548101506264552'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kitap-odev.blogspot.com/2008/02/voynich-yazmas.html' title='Voynich Yazması'/><author><name>murnes</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13562402893564206103</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6378791332022285318.post-3405432490945593038</id><published>2008-02-17T19:27:00.000-08:00</published><updated>2008-02-17T19:38:25.081-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Fen Bilimleri'/><title type='text'>DESTEK VE HAREKET SİSTEMİ</title><content type='html'>DESTEK VE HAREKET SİSTEMİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Destek ve hareket sistemi vücudumuzun hücre ve organ yığını olmasını engeller.Kemik,kıkırdak ve kas dokusu sayesinde hareketlerimiz gerçekleşir.Bu sistem içinde 3 gruba ayrılır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;A.İSKELET SİSTEMİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kemik dokusu ve bazı kıkırdaklar bağ dokusundan oluşur.Kemiğin yapısında proteinler,su ve mineraller bulunur.&lt;br /&gt;Kemiklerde:&lt;br /&gt;•Kemik zarı&lt;br /&gt;•Sert kemik örgüsü&lt;br /&gt;•Süngerimsi kemik örgüsü&lt;br /&gt;•Kırmızı kemik iliği bulunur.&lt;br /&gt;KEMİK ZARI&lt;br /&gt;Kemiğin etrafını sarar ve kemiğin onarılmasını sağlar.&lt;br /&gt;SERT KEMİK ÖRGÜ&lt;br /&gt;Kemiğe sertlik ve dayanıklılık verir.&lt;br /&gt;SÜNGERİMSİ KEMİK ÖRGÜ&lt;br /&gt;Sert kemik örgünün altında bulunur.Boşluklu kemik parçalarından oluşmuştur.&lt;br /&gt;KIRMIZI KEMİK İLİĞİ&lt;br /&gt;Kan hücrelerini üretir.&lt;br /&gt;EKLEM KIKIRDAĞI&lt;br /&gt;Eklem bölgesindeki kemiklerin aşınmasını engeller.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KEMİK ÇEŞİTLERİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;A)UZUN KEMİKLER:Kol ve bacaklarda bulunur.(bacak ve kol)&lt;br /&gt;B)KISA KEMİKLER:Eni boyuna yaklaşık olarak eşittir(el ve ayak)&lt;br /&gt;C)YASSI KEMİKLER:Eni ve boyu fazla kalınlığı incedir(kafatası)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;EKLEMLER&lt;br /&gt;&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;A)OYNAMAZ EKLEMLER:Hiçbir zaman yerlerinden oynamazlar.&lt;br /&gt;B)YARI OYNAR EKLEMLER:Çok az hareket ederler.&lt;br /&gt;C)OYNAR EKLEMLER:Yerlerinden çok hareket ederler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;B.KAS SİSTEMİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;A)DÜZ KAS:İstemsiz hareket ederler.Çabuk yorulmazlar.&lt;br /&gt;B)KALP KASI:Çalışmasıyla düz yapısıyla çizgili kasa benzer.&lt;br /&gt;C)ÇİZGİLİ KAS:İstemli çalışırlar.Çabuk yorulurlar.Yapılarında bantlaşma görülür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;CANLILARDA DOLAŞIM SİSTEMLERİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir hücreli canlılarda, ortamdan oksijenin ve besinlerin alınması ile, karbondioksit ve artıklarının uzaklaştırılması bütün vücut yüzeyiyle yapılır. Bunları gerçekleştirmek için özel bir yapıya gerek yoktur. Sadece, hücre içinde bazı stoplazma hareketleri görülebilir.&lt;br /&gt;Çok hücrelilerde ise alınan besinleri ve oksijeni hücrelere ulaştırmak için bir taşıma sistemine ihtiyaç vardır. Hayvanlarda bu işlemleri gerçekleştiren sisteme dolaşım sistemi denir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;DOLAŞIM ÇEŞİTLERİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayvanlarda dolaşım sistemi değişmeyen bir iç çevrenin oluşturulmasının ve hücreler için gerekli maddelerin taşınmasını sağlar. Basit yapılı çok hücreli hayvanlarda özel bir dolaşım sistemi bulunmaz. Süngerler, sölenterler, yassı ve yuvarlak solucanlar bu grubu oluşturur. Dğer bütün hayvanlarda kalp, damarlar ve dolaşım sıvısından oluşan bir dolaşım sistemi bulunur. Dolaşım sistemleri  açık ve kapalı olmak üzere ikiye ayrılır.&lt;br /&gt;Açık Dolaşım:&lt;br /&gt;Omurgasızların büyük bir kısmında görülür. Kalbe kan getiren ve götüren damarlar kısadır.&lt;br /&gt;Kalp yapısı karıncık ve kulakçıklar olarak ayrılmış olabileceği gibi, bazı damarların genişlemesiyle meydana gelmiş basit yapılar halinde de bulunabilir. Bazılarında ise kalp çok bölmelidir.&lt;br /&gt;Sistemin diğer özellikleri ;&lt;br /&gt;•Atar ve toplar damarlar birbirleriyle bağıntılı olmadığı için devemlı değildir. Kan kısmen damarlar içerisinde, kısmen de dolu hücreleri  arasında akar.&lt;br /&gt;•Kanın akış hızı  sürtünmenin fazla olmasından dolayı yavaştır. Bunu için enerji ihtiyacı az olan küçük yapılı canlılarda görülür.&lt;br /&gt;•Kan kalpten damarlarla çıkar, sinüs denilen boşluklara yayılır ve madde alış verişi yapıldıktan sonra toplar damarlarla kalbe geri döner.&lt;br /&gt;•Bu sistemde atar ve toplar damarlar arasında kılcal damarlar bulunmaz.&lt;br /&gt;•Bu hayvanların bir çoğunda gaz alış verişi trake ile sağlandığı için, kan oksijen ve karbondioksit taşımaz.&lt;br /&gt;•Açık dolaşım yapan hayvanların bazılarında solungaç solunumu gerçekleştirilir. Bu hayvanların sadece solungaçlarında kılcaldamarlar vardır. Ve taşıma sıvısı (kan) oksijen ve karbondioksit taşır. (Kabuklular)&lt;br /&gt;•Kan akışı genellikle, karın tarafında arkaya doğru, sırt tarafında ise arkadan öne doğru gerçekleşir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapalı  Dolaşım:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Omurgasızlardan halkalı solucanlarda, bazı yumuşakcalarda, (ahtapot ve mürekkep balığı) ilkel kordalılarda ve bütün omurgalılarda görülür.Bu hayvanlar akçiğer veya solungaç solunumu yaptıkları için kanın önemli görevlerinden birisi de solunum organlarıyla alınan O2  yi dokulara taşımak ve dokularda oluşan CO2 yi solunum organlarına taşımaktır.&lt;br /&gt;Sistemin Diğer Özellikleri&lt;br /&gt;- Atar ve toplar damarlar birbirleriyle bağıntılı  olduğu için devamlıdır. Bu bağlantıyı kılcal damarlar sağlar.  Kan devamlı olarak damarlar içerisinde dolaşıri dışarıya çıkmaz.&lt;br /&gt;- Kanı akış hızı yüksektir. Bundan dolayı enerji ihtiyacı fazla canlılarda görülür.&lt;br /&gt;-Kan, kalpten atar damarlarla çıkar, kılcal damarlara geçer ve burada dokularla kan arasında madde alışverişi gerçekleşir. Kan toplar damarlarla kalbe geri döner.&lt;br /&gt;- Bu sistemde bütün dokular da kılcal damarlar bulunur.&lt;br /&gt;-Damarlar daha uzun ve daha dallanmış yapıdadır. Kalp yapıları da iyi gelişmiştir.&lt;br /&gt;-Doku hücreleri arasında, taşıma sıvısından farklı olan bir doku sıvısı bulunur. Hücreler her türlü madde değişimini bu sıvı ile yaparlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;B. OMURGASIZLARDA DOLAŞIM&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Omurgasız olmayan hayvanlarda her hücre, ya dış ortamdaki sıvı (su) ile ya da geniş vucut boşluklarındaki sıvı ile temas halindedir. Her hücre ortamıyla alış verişini difüzyonla sağlayabilmektedir. Bunun için özel bir dolaşım sistemi yoktur, buna ihtiyaç da yoktur.&lt;br /&gt;-Bazılarında (planarya)  ise besinlerin iletilmesi dallanmış sindirim kanalıyla, gazların değişimi ise bütün vücut yüzeyiyle gerçekleştirilir.&lt;br /&gt;-Halkalı solucanlarda kapalı dolaşım sistemi vardır. Solunum deriyle yapıldığı için kan O2 ve CO2 taşımakla da görevlidir.&lt;br /&gt;-Kalpten pompalanan kan damar tarafından karın damarına pompalanır. Kan ana damarlardan ayrılan kılcallarla organlara ve deriye taşınır. Kılcallarda kirlenmiş olan kan sırt bölgesinde toplar damara geçer ve arkadan öne doğru akar.&lt;br /&gt;-Kanın temizlenmesi deri altındaki kılcallarla difüzyonla sağlanır.&lt;br /&gt;- Eklem bacaklılar, yumuşakçalar ve derisi dikenlilerde açık dolaşım sistemi vardır.&lt;br /&gt;-Bunların hepsinde besinlerin taşınması, artıkların boşaltım organına iletilmesi ve içi dengenin sağlanması dolaşım sisteminin görevidir.&lt;br /&gt;-Böcekler ve çok ayaklılar trake solunumu yaptığı için kan oksijen taşımaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C. OMURGALILARDA DOLAŞIM&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün omurgalılarda iyi gelişmiş, kapalı bir dolaşım sistemi vardır. Kalp yapılarının farklılığından ve solunum organının özelliğinden dolayı omurgalıların dolaşım sistemlerinde de farklılıklar vardır.&lt;br /&gt;1. Balıklarda Dolaşım&lt;br /&gt;Balıkların kalbinde bir kulakçık ve bir karıncık bulunur. Damarlarında kirli kan iletemiz kan karışmadan dolaşır. Solungaçlarında temizlenen  kan tekrar kalbe dönmeden  vucuda pompalandığı için kalpte sürekli kirli kan bulunur. Vücutta ise sürekli temiz kan dolaşır.&lt;br /&gt;Vücutlarında temiz kan dolaşmasına rağmen, değişken ısılı hayvanlardır. Ancak kışuykusuna yatmazlar. Çünkü yaşam alanları olan suyun sıcaklığı 40C nin altına düşmez ve 350C nin üstüne çıkmaz.&lt;br /&gt;2.Kurbağalarda Dolaşım&lt;br /&gt;Kurbağaların kalbi üç odacıklıdır. Bunlardan ikisi kulakçık biri karıncıktır. Kalplerinde ve damarlarında kirli kanla temiz kan karışık olarak bulunur. Kalbin sağ kulakçığında kirli kan sol kulakçığında temiz kan, karıncıkta ise karışık kan bulunur. Vücutta karışık kan dolaşır. Değişken ısılı (soğuk kanlı) hayvanlardır. Kış uykusuna yatarlar. Kurbağalar larva dolaşım yaparlar.&lt;br /&gt;Balıklarda ve kurbağa lavralarında solungaçlarda temizlenen kani kalbe gelmeden vücuda dağıldığı için küçük dolaşım yoktur.&lt;br /&gt;3.Sürüngenlerde Dolaşım&lt;br /&gt;Sürüngenlerde kalp üç olacıklıdır. Ancak kanın hareket dinamiğini artırıcı yarım bir karıncık perdesine sahiptir. Yine sol kulakcık temiz sağ kulakçık kirli kan taşır. Karıncıkta kirli kanla temiz kan karışır ve damarlarında karışık kan dolaşır. Timsahlarda diğerlerinden farklı olarak kalp dört odacıklıdır. Kalplerinde kirli ve temiz kan birbirine karışmaz. Ancak, kalbin karıncıklarından çıkan damarlar arasında bulunan bir kanalda (panizza kanalı) temiz kanla kirli kan birbirine karışır.&lt;br /&gt;4.Kuşlarda ve Memelilerde Dolaşım&lt;br /&gt;Bu canlıların kalpleri dört odacıklıdır ve sıcak kanlıdırlar. Metabolizmaları için gereklienerjiyi kendileri üretirler. Temiz ve kirli kan hiçbir zaman karışmaz. Memelilerde ve kuşlarda dort odacıklı olduğu için damarlarında karışık kan değiltemiz kan veya kirli kan dolaşır. Vucut ısıları sabittir çevreye göre değişmez. Bundan dolayı kış uykusuna da yatmazlar. Bu tip canlilara sıcak kanlı canlılar denir. Sıcak kanlı (sabit ısılı) olmayı sağlayan tek faktör kalp yapısı ve dolaşım sistemi değildir. Esas etkilerden birisi de sinirsel düzenleme ile gerçekleştirilir.&lt;br /&gt;İNSANLARDA DOLAŞIM SİSTEMİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan, sistemlerden meydana gelmiş en harika canlıdır. Dolaşım sistemimiz, onun ünitesi olan kan ve damarlar; herhalde sistemler arasında, hatta doku ve hücreler arasında en fazla irtibatı olanıdır. İnsanda dolaşım sistemini; kanın yapısı,kalbin yapısı ve çalışması, damarların yapısı ve madde alış verişi, dolaşım çeşitleri, lenf sistemi ve bağışıklık olmak üzere değişik alt bölümlerde inceleyeceğiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;A. KANIN YAPISI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kan hücreler için gerekli olan organik ve inorganik maddelerden ve hücrelerden meydana gelen bir çözeltidir. İki kısımdan oluşur.&lt;br /&gt;1.Plazma:&lt;br /&gt;Kanın sıvı kısmıdır. Büyük bir kısmı (%90-92) sudur. Geri kalanıda çözünmüş besinler, gazlar (O2 ve CO2), üre gibi azotlu artıklar hormonlar ve özel kan proteinlerinden oluşur.&lt;br /&gt;Plazma proteinlerinin başlıcaları; albumin, globülin, fibrinojen ve lipoproteinlerdir. Albumin ve globülinler damarlardan dışarı çıkamazlar ve osmotik basıncın oluşmasını sağlarlar. Bu basınç vücut hücreleri ile plazma arasında madde alışverişinin yapılmasında etkilidir.Fibrojen kanın damar dışında pıhtılaşmasını sağlar.&lt;br /&gt;Plazmada bulunan, damar içinde kanın pıhtılaşmasını engelleyen heparin bir polisakkarit bağışıklık maddesi antikorlar ise protein yapısındadırlar.&lt;br /&gt;2.Kan Hücreleriİnsanda kan hücreleri Alyuvar (=Eritrosit) Akyuvar (lökosit) ve Kan pulcukları (=Trombosit)olmak üzere üç çeşittir.&lt;br /&gt;- Alyuvar (=Eritrosit): Yapılarındaki hemoglobinden dolayı kana kırmızı rengini veren hücrelerdir. Oluştuklarında çekirdeklidirler, ancak olgunlaştıklarında çekirdeklerini kaybederler. Kırmızı kemik iliğinde, embriyo döneminde karaciğer ve dalakta üretilirler. Kısa ömürlüdürler. Yaşlanınca dalakta ve karaciğerde parçalanırlar. 1mm3 kanda yaklaşık olarak 4,5-5,5 milyonalyuvar bulunur.&lt;br /&gt;Deniz seviyesinden yükseklere çıkıldıkça havadaki O2 azaldığından alyuvar sayısı artar.&lt;br /&gt;Alyuvarların görevleri solunum organlarından aldıkları O2 yi dokulara, dokulardan aldıkları CO2 yi solunum organlarına taşımaktır.&lt;br /&gt;Hemoglobin sadece kana kırmızı rengini vermakla kalmaz ayrıca diğer kan proteinleriyle birlikte kan ve vucut sıvısının asit-baz dengesini kurar&lt;br /&gt;Akyuvarlar (Lökosit): Beyaz renkli iri çekirdekli, büyük ve sabit bir şekli olmayan kan hücreleridir. Kemik iliği ile lenf düğümlerinde ve dalak, timüs gibi lenf dokularında üretilirler. Ömürleri birkaç gündür. İnsanın 1 mm3 kanında 8-10 bin kadar akyuvar bulunur.&lt;br /&gt;Vücudun enfeksiyonla karşılaşması ve kan kanseri (lösemi) halinde akyuvarların sayıları geçici veya sürekli olarak artar.&lt;br /&gt;Akyuvarlar sitoplamazlarında taneciklerin olup olmamasına göre granüllü ve granülsüz olmaküzere iki tipe ayrılırlar. Monosit ve lenfositler granülsüz akyuvat, nötrofil, eozonofil ve bazofil granüllü akyuvar çeşitleridir. Akyuvarların %25-30 unu oluşturan lenfositler her türlü mikroorganizmaya karşı savaşırken, % 60 ını oluşturan nötrofiller vücuda girenbakterilere karşı saldırıya geçerler.&lt;br /&gt;Akyuvarların % 2-3 ünü oluşturan eosonofiller ise organizmanın her türlü allerjiye ve parazitlere karşı savunmasından sorumludurlar.&lt;br /&gt;Akyuvarların % 1 ini oluşturan bazofillerde iltihaplanmalara karşı vucudun savunmasından sorumludurlar.&lt;br /&gt;Akyuvarların için de en irisi olan monositler ise organizmada oluşan bakteri kolonolilerini yutmadan sorumludurlar.&lt;br /&gt;Lenfositler zararlı maddelerle (antijen) karşı antikor ve antitoksin üreterek savunma yaparlar. Bu amaçla kan içinde tüm vucuda dağılırlar. Amipsi hareketler yaparak damar dışına çıkabilirler.&lt;br /&gt;Kan Pulcukları (= Trombositler): Kemik iliğindeki iri yapılı hücrelerden (megakaryosit) oluşan kandaki en küçük parçacıklardır. Renksiz ve çekirdeksizdirler. 1 mm3 kanda 200-300 bin kadar trombosit bulunur. Ömürleri kısadır ve kanın pıhtılaşmasında önemli rok oynarlar.&lt;br /&gt;Pıhtılaşma Reaksiyonları&lt;br /&gt;Pıhtılaşma, kanda bulunan fibrojenin aktifleşerek, hava ile teması sonucu katılaşıp, fibrin adı verilen ve suda erimeyen lifli bir proteine dönüşmesidir. Damardan çıktıktan billi bir süre sonra kan pıhtılaşır.&lt;br /&gt;a. Bir damarın parçalanması ve ya zedelenmesi durumunda tromboplastin oluşur.&lt;br /&gt;b. Bu madde, trombositlerin çıkardığı özel bir protein ve Ca +2 iyonlarının etkisiyle protombinaz enzimine dönüşür.&lt;br /&gt;c. Bu enzim karaciğerden gelen ve plazmasında bulunan protrombini Ca+2 iyonlarının etkisiyle trombin haline dönüştürür.&lt;br /&gt;d. Trombin, fibrinojeni, suda çözünmeyen ve lifli bir protein olan fibrin haline getirir.&lt;br /&gt;e. Fibrin yara bölgesini kapatarak kanın akmasını önler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;B. KALBİN YAPISI ve ÇALIŞMASI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kalp, göğüs boşluğunda, diyaframın üstünde ve iki akciğerin arasında, herkesin kendi yumruğu büyüklüğünde koni şeklinde bir organdır. Kanın akması için gerekli basıncı sağlayan bir pompadır. Yetişkin bayanlarda ortalama 230-280 gr erkeklerde ise 280-340 gr ağırlığındadır.&lt;br /&gt;Kalp, üstte iki kulakçık, altta iki karıncık olmak üzere dört bölmelidir.&lt;br /&gt;Kalbin sağ bölümünde, sağ kulakçık ve sağ karıncık bulunur. Sağ kulakçığa üst ana toplar damar ile alt ana toplar damar bağlanır. Sağ karıncıkta n ise akciğer atar damarı çıkar. Sağ kulakçık ile  karıncık arasında üçlü kapakçık (trikuspit) bulunur.&lt;br /&gt;Kalbin sol bölümünde, sol kulakçık ve sol karıncık bulunur. Sol kulakçığa akciğer toplar damarı açılır. Sol karıncıktan aort atar damarı çıkar. Sol kulakçık ile karıncık arasında ikili kapakçık bulunur.&lt;br /&gt;Karıncıklardan çıkan atar damarların ağzında kanın kalbe geri dönmesini engeleyen yarım ay kapakçıkları bulunur.&lt;br /&gt;Kalbin Çalışması: Kalbin çalışması, kalp kasının kasılıp (=sistol) ve gevşemesi (=diastol) ile olur.&lt;br /&gt;Kalp atışı 0,15 sn. de kulakçıklar 0,30 sn. de karıncık kasılır, 0,40 sn. lik sürede kalp dinlenir.&lt;br /&gt;Kalp Atış Hızını Etkileyen Faktörler:&lt;br /&gt;a. Sinirler: Otonom sinir sistemine ait sempatik sinirler kalp atışını hızlandırır, parasempatik (vagus siniri) sinirler ise yavaşlatır.&lt;br /&gt;b. Hormonlar: Asetil kolin hormonu kalp atışını yavaşlatır, adrenalin ve tiroksin hormonu hızlandırır.&lt;br /&gt;c. Sıcaklık Değişmeleri: Vücut içi sıcaklığı arttıkça kalp atışı hızlanır.&lt;br /&gt;d. CO2 Miktarı: Kandaki CO2  nin artması kalp atışını hızlandırır.&lt;br /&gt;Kandaki O2 miktarının azalması da kalp atışını hızlandırır&lt;br /&gt;e. Kimyasal Maddeler: Kafein ve tein kalp atışını etkiler ve hızlandırır.&lt;br /&gt;-Kalbin sağlığını korumak için ağır yamaklarve margarin yenmemelidir. İçki ve sigara içilmemelidir. Aksi halde kalbi besleyen damarlarda daralma olur. Buda göğüste 1-2 dakika süren ağrılara ve kalp krizlerine sebep olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C. KAN DAMARLARININ YAPISI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanın dolaşım sisteminde, diğer omurgalılarda olduğu gibi atar damar, toplar damar ve kılcal damar olmak üzere üç tip damar bulunur.&lt;br /&gt;1. Atar Damarlar&lt;br /&gt;Kanı kalbin kulakçıklarından diğer organlara taşıyan damarlardır. Akciğer atar damarı kirli kan diğer damarlar O2 bakımından temiz kan taşırlar.&lt;br /&gt;Atar damarların karıncıklarından çıktığı yerlerde kanın tek yönde akmasını sağlayan ay kapakçıkları vardır.&lt;br /&gt;En büyük atar damar AORT atar damarı olup çapı 2,5 mm, çeperi 3 mm dir. Atar damarlar içinde kanın hareketi kan basıncıyla sağlanır. Çapları dar ve yapısındaki elastik liflerin miktarı fazladır. Damar duvarı dıştan içe doğru üç tabakadan yapılmıştır.&lt;br /&gt;Atar damar içindeki kanın damar çeperine yaptığı basınca tansiyon, atar damarların bilek, şakak gibi organlarda hissedilen kasılıp gevşemelerine ise nabız denir.&lt;br /&gt;2. Toplar Damarlar&lt;br /&gt;Bunlar dokularda oluşan metabolizma artıklarını ve ince bağısakta emilen besin maddelerini kalbinkulakçıklarına taşıyan damarlardır. Akciğer toplar damarı O2 bakımından temiz kan, diğer toplar damarlar ise kirli kan taşırlar.&lt;br /&gt;Toplar damarların yapısı büyük ölçüde atar damarlara benzer, ancak taoplar damarlardaki basınç, atar damarlardan daha az olduğu için dış kısmında lifli bağ dokusu daha az, orta tabakada ise elastik lif hiç yoktur. Bu nedenle toplar damarların iç yapı, atar damarlarından daha geniş olmasına rağmen kanın akış hızı atar damarlardan daha yavaştır.&lt;br /&gt;Vucudun alt kısımlarındaki toplar damarlarda kanın tek önde (kalbe doğru) ilerlemesini sağlayan ve üste doğru açılan kapakçıklar bulunur.&lt;br /&gt;Toplar damarlar içerisindeki kanın hareketi:&lt;br /&gt;-Kulakçıklardaki gevşeme ile doğan kalbin negatif emme basıncı,&lt;br /&gt;-İskelet kaslarının kasılması&lt;br /&gt;-Soluk alma sırasında göğüs bölgesindeki basıncın azalması,&lt;br /&gt;-Yapılardaki düz kasların kasılması,&lt;br /&gt;-Tek yöne açılan kapakçıkların bulunması,&lt;br /&gt;-Üst kısımlardaki damarlarda yerçekiminin etkisi gibi faktörlerle sağlanır.&lt;br /&gt;3.Kılcal Damarlar&lt;br /&gt;Atar damarlarla toplar damarlar arasında bulunan en ince çaplı damarlardır. Yapıları tek sıralı epitel dokudan meydana gelmiştir.&lt;br /&gt;Kan ile doku sıvısı arasındaki bütün madde alış verişi kılcal damarlarla olur.&lt;br /&gt;Uzun süre ayakta kalan kişilerde kanın toplar damarlarda birikmesi sonucu damarlar bükülüp genişler ve esnekliğini kaybeder. Bu şekilde oluşan bozukluğa Varis denir. Varis çorabı denilen çorapların giyilmesiyle önlenebilir. Gerekirse bu tür damarlar ameliyatla çıkarılabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;A. İNSANDA KAN DOLAŞIMI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanda kan dolaşımı, büyük ve küçük dolaşım sistemi olarak ikiye ayrılır. Bu sistemlerde kirli ve temiz kan ayrı ayrı dolaşır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Büyük Kan Dolaşımı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sol karıncıktan başlar, sağ kulakçıkta sona erer. Karıncıkların kasılması ile sol karıncıktaki temiz kan (oksijence zengin, karbondioksitce fakir) sol karıncıktan aorta pompalanır.&lt;br /&gt;AORT damarı, sola doğru bir yay çizerek ikiye ayrılır. Üste giden damar baş ve kollara, alta ayrılan damar da bir çok yan damarlarla mide, pankreas ve bağırsaklar gibi bütün iç organlara ve bacaklara yayılır. Doku ve organlarar ulaşan bu damarlar, çok sayıda kılcal damarlara dallanır.&lt;br /&gt;Bütün madde alış-verişi, bu kılcallarda akan kan ile doku hücreleri arasında olur. Özellikle temiz kandaki oksijen dokulara, karbondioksit ise kana geçer.&lt;br /&gt;Sol karıncık -AORT-Vücut damarları- Kirki kan - Üst ve alt ana toplardamar - Sağ kulakçık&lt;br /&gt;Kirlenen kan, kılcallardan toplar damarlara iletilir. Vücudun alt bölgesinden toplanan kan alt ana toplar damarda,  üst bölgesinden toplanan ise damarla sağ kulaçığa dökülür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. Küçük Kan Dolaşımı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sağ karıncıktan başlar sol karıncıkta sona erer. Büyük kan dolaşımı ile sağ kulakçığa geçer ve karıncıkların kasılması ile kirli kan sağ karıncıktan akciğer atardamarına pompalanır.&lt;br /&gt;Akciğer atardamarı kalpten çıktıktan sonra ikiye ayrılarak sağ ve sol akciğerlere kollar gönderir. Akciğerlere giren bu damarlar alveollerin çeperinde kılcallara ayrılır. Burada kirli kandaki karbondioksit alveollere, alveolerdeki oksijen ise kana geçer. Temizlenen kan, her akciğerden ikişer tane olmak üzere dört akciğer toplardamarı ile kalbin sol kulakçığına döner&lt;br /&gt;Sağ karıncık- Akciğer atar damarı- Akciğerler- Temiz kan - Akciğer toplar damarı- Sol kulakçık&lt;br /&gt;Dolaşım Sisteminin Görevleri;&lt;br /&gt;-Sindirilmiş besinleri dokulara taşımak,&lt;br /&gt;-Solunum organlarından aldığı O2 yi dokulara taşımak,&lt;br /&gt;-Dokulardan aldığı CO2 yi solunum organlarına taşımak&lt;br /&gt;-Metabolizma artıklarını boşaltım organlarına taşımak,&lt;br /&gt;-Hormonları ilgili organlara iletmek,&lt;br /&gt;-Vücut ısısını dözenlemek,&lt;br /&gt;-Vücut sıvılarını asit-baz dengesini (PH) düzenlemek,&lt;br /&gt;- Vücudun zararlı maddelere karşı savunmasını sağlamak,&lt;br /&gt;-Yaralanma halinde pıhtılaşmayı sağlayarak kan kaybını önlemek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;B. İNSANDA LENF SİSTEMİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lenf sistemi, lenf damarları, lenf düğümleri, lenf kılcalları ve lenfoid (lenf hücrelerinden oluşan) organlardan meydana gelmiştir. Lenf damarlarıyla taşınan ve içinde akyuvarlar bulunan doku sıvısına lenf denir. Bu sıvıda alyuvar yoktur.&lt;br /&gt;Omurgalılarda ikinci vücut sıvısı lenf sıvısıdır. Lenf sıvısı ayrı bir sistem halinde hücreler arasında, dokular arasında ve lenf damarlarında dolaşır. İnsanda vücut ağırlığının 1/4 ü kadar lenf sıvısı vardır.&lt;br /&gt;Lenf sıvısında çeşitli metabolizma ürünleriyle birlikte kan hücrelerinden sadece lökositler (akyuvarlar) bulunur. Lenf sıvısı beyazımsıdır. Bu yüzden akkan olarak da adlandırılır.&lt;br /&gt;Uçları kaplı olan lenf kılcalları çok geçirgenolduğundan dukular arası sıvıda bulunan amino asitler ve diğer maddeler kolayca lenf kılcallarına geçer. Dolaşım sisteminden doku sıvısına devamlı amino asit kaybı olur. Lenf sistemi bunların dolaşım sistemine geri dönmesini sağlayan tek yoldur.&lt;br /&gt;Lenfin hareketi, toplar damardaki gibi, iskelet kaslarının basıncı ve solunum hareketleri ile sağlanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SOLUNUM SİSTEMİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Solunum işlemini pek çok açıdan ateşin yanmasına benzetmek mümkündür. Ancak ateşin yanmasına göre solunum daha yavaş ve daha düşük ısılarda gerçekleşen bir kimyasal işlemdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz hiç farkında değilken vücudumuzda hiç durmadan oksijen, karbondioksit ve su alış-verişi gerçekleşir. Her nefes alışta vücuda 100 trilyona yakın hava molekülü girer.&lt;br /&gt;Hücreleriniz havadaki oksijeni kullanarak besinlerdeki karbonu "yakar" ve bu yanma sonucunda vücudunuz için gerekli olan enerji ortaya çıkar. Bu nedenle aldığınız her nefesin ardından gerçekleşen olayları adeta milyarlarca küçük ateşin içinizde yanması olarak nitelendirmek yanlış olmayacaktır.&lt;br /&gt;İnsan vücudundaki hücrelerin her birinin sürekli olarak oksijene ihtiyacı vardır. Örneğin şu anda sayfayı okuyabilmeniz, gözünüzün retina tabakasındaki milyonlarca hücrenin hiç durmaksızın oksijenle beslenmesi sayesinde mümkün olmaktadır. Bunun gibi, vücuttaki tüm kasların, bu kasları oluşturan hücrelerin, karbon bileşiklerini "yakarak", yani bunları oksijenle reaksiyona sokarak enerji elde etmeleri gerekir. Her nefes aldığınızda vücudunuza 100 trilyona yakın hava molekülü girer. Bunun yaklaşık %21'i yani 21 trilyonu, oksijen molekülüdür. Solunum sistemi yoluyla vücudunuza giren ve kan dolaşımına yüklenen bu moleküller, yine kan yoluyla vücudun en derin noktalarına kadar ulaştırılır. Ve burada bulunan karbondioksit molekülleriyle yer değiştirir. Biz sadece nefes aldığımızı zannederken, gerçekte bu sırada vücudumuzun derinliklerinde hiç durmadan oksijen, karbondioksit ve su alış-verişi gerçekleşir.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6378791332022285318-3405432490945593038?l=kitap-odev.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kitap-odev.blogspot.com/feeds/3405432490945593038/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6378791332022285318&amp;postID=3405432490945593038' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6378791332022285318/posts/default/3405432490945593038'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6378791332022285318/posts/default/3405432490945593038'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kitap-odev.blogspot.com/2008/02/destek-ve-hareket-sistemi.html' title='DESTEK VE HAREKET SİSTEMİ'/><author><name>murnes</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13562402893564206103</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry></feed>
